Uykularınız Kaçsın, Elimiz Yakanızda!

BENAZİR COŞKUN

sen, ben, biz, birbirimizin çaresiyiz

Twitter günlerdir muazzam bir kadın isyanıyla ve dayanışmasıyla sarsılıyor. Sarsıldıkça daha fazla daha fazla dökülmeye başlıyor, erkeklerin yıllarca üstümüze yığıp, bizi şiddet döngüsünün içinde öylece bıraktıkları suçları.

Hasan Ali Toptaş tam da panteonundan, genç edebiyatçıları, çevirmenleri hizaya çekmeye çalıştığı, edebiyatçılığın zirvesinde olduğu o an; aslında çoktan olması gereken şimdiki yerinde kendini bulmuş oldu. Hem de bir anda. Anonim isimiyle önce Leyla Salinger, hemen sonrasında Pelin Buzluk ifşa eylemleri sonrası, “hani nerede kanıt” diye ortalıkta çığıranlara karşı birbirlerine derman olmak için buluştukları o andan sonra çorap söküldükçe söküldü. Hüseyin Kıran’dan, Bora Abdo’ya kimler kimler yoktu ki aralarında diyeceğimiz bir listeyle edebiyattan pek çok meslek alanına onlarca erkeğin yüzlerce cinsel şiddeti bir bir ifşa edilmiş oldu. Ne de güzel oldu! Hem nefesimiz kesile kesile, göğsümüz sıkışa sıkışa hem de aslında gerçekten şöyle bir derinden nefes alarak okuduk her bir kadının birbiri için ayağa kalkıp #SusmaBitsin eylemini.

Erkek şiddetinin, mobbing, tasfiye ve her türden tahakküm ilişkisinin bir daha yaşanmaması ve faillerin cezasızlık kılıfıyla korunmaması için feminist mücadele tarafından geliştirilen bir strateji olan ifşa, önemli olduğu kadar da oldukça zor bir eylem. Hem kendimizle başbaşayken dahi, yüksek sesle ifade edemediklerimizi herkesle birlikte ve herkesin karşısında açığa çıkardığımız hem de bunu zaten halihazırda kendini erkeklik sözleşmesiyle kurmuş, hemencecik tepemizde belireverecek olan patriyarkaya, erkek egemen topluma, örgütlenmeye, cemaate karşı da yaptığımız için.  Malum bu sistem bedel öderken bedel ödetmeyi, itibarsızlaştırmayı, cadı avını, sürmeyi pek sever. Ki kadınlar ve lgbti+’lar can havliyle birlikte koşarken, yaralarını birbirlerini belki de en iyi tanıdıkları yerden sağaltmaya çalışırken, biricik erkekler tam olarak da bunu yaptı.

“Lince katılmamak da erdemdir”

“Evet taciz suçtur ama hak hukuk yoluyla aranmalıdır”

 “Kadın beyanı esas değildir”

“Neden anonim hesaplardan paylaşıyorsunuz”

 “Neticede masum değiliz hiçbirimiz”

“Tüyleri yolunan kaz gibi, üretimlerine saldırıyla adeta tecrit ediyorsunuz”

“Bu yolla kadın düşmanlarını çoğaltıyorsunuz”

Oldukça uzatılacak daha başka pek çok biçimde feminist mücadelenin önemli kazanımlarından biri olan ifşa yöntemine saldırdılar. Tabii oldukça politik bir eylem olan ifşa hakkımız; kullanım biçimlerimiz, amacı ve pek çok yönüyle tartıştığımız bir araç. Zaten twitterdan takip ettiğiniz tartışmalarda kadınlar olarak da bunun ne denli farkında olduğumuzu, ifşanın sınırlarını oldukça esaslı ve adil bir biçimde çizdiğimizi, varsa kimi bunun dışında kalan örnekler, yine aynı dayanışmayla müdahale ettiğimizi de birlikte gördük.

Bu kısım yazımda küçük bir nokta, ara parantez aslında. Çünkü kadınlar olarak esas görevimiz bugüne kadar sözüne, anlattıklarına güvenilmeyen dinlenilmeyen ya da tacizciyi ismiyle cismiyle bildiği halde, o panteonlardan atılmak istemeyenler tarafından dayanışma gösterilmeyen, yalnız bırakılan kadınlara güvenmek. İşte ben buradayım, seni dinliyorum ve sana inanıyorum demek. Bu koşullarda, erkek şiddeti ve daha da önemlisi her koşulda erkeği aklayan bütün bu mekanizma ve karşı dayanışma ağı ortadan kaldırılmadıkça kadının beyanı esastır ilkesinin ya olursa suistismalini tartışmak abeste iştigal. 

O sebepten burayı hızlıca geçerek, yukarıdaki biricik önerme ve fikirlere bakacak olursak; hukuk yolunu gösterenler hiç de öyle iyi niyetli bir biçimde nerede yaşadığımızı bilmiyor değiller. Aksine hepimizden daha iyi onları içine alan koruma kılıflarının, işbirliklerinin farkındalar. Tam da bu güvenle yaptırımdan kaçışın en sağlam adresi olarak erkek yargıyı adres gösteriyorlar. Oradan umdukları cezasızlığı ve “aklanmayı” kadın direnişinde bulamayacaklarını çok iyi biliyorlar. Çünkü ifşa tam olarak erkek yargının da, tikel olarak erkeklerin de tüm bu cezasızlık politikalarına bir dur diyor. Cezayı, yaptırımı belirsiz bir geleceğe atmaya, onu amorflaştırmaya son diyor. İşte bu son, kimilerinin üstümüzde diledikleri gibi tepinebildikleri yaşamlarının sonu olacağı için ortada bir hukuk hezeyanıdır dolaşıp duruyor.

Anonim hesaplardan yazma Leyla ile başlamadı tabii, anonim hesap sorgusunda bulunanlar da yargıyı adres gösterenler gibi onbinlercemizin tutsaklığından, açılan davalardan, ifade özgürlüğünün sadece bazılarının ifadesini kapsadığından muhakkak haberdarlar. Belki kimileri bu saldırıların mağduru bile olabilir. Onları teşvik eden de tam olarak bu haberdarlığın kendisi. Bu güvenle, ifşayı başlatan kadınlardan biri olduğu için Leyla’nın çeşitli dönem ve gündemlerle attığı tweetlerini “vurun kahpeye” dercesine, cadı avının fitilini ateşlercesine ortalığa atıyorlar. Onlar da aynı işbirliğine, erkek ittifakına/sözleşmesine güveniyorlar. Tıpkı şiddet uygulayan erkeklerin mahkemelerde “ama o cumhurbaşkanımıza hakaret etti, ama o şu örgüte sempati besliyor” savunmalarının yargıda açacağı kapılar gibi, adalet isteyen Leyla’yı ve hepimizi aynı sopayla susturmak istiyorlar.

Gelelim masum değiliz hiçbirirmiz lakırdısına, Muzaffer Oruçluoğlu, Gün Zileli ve pek çokları, Hasan Ali Toptaş’ın ne idüğü belirsiz metnindeki ne idüğü belirsiz “eril faillik” kavramı gibi suçu oldukça belirsizliğe, bilinmezliğe iteleyerek, özcü, içgüdüsel bir okumayla, irade dışı faillik uydurdular. Yani en ileri materyalistlerin(!) birden insan doğası, özcülük, kadercilik hatta neredeyse fıtrata kendini vardıracak bu sapmalarına şaşırdım desem ayrı şaşırmadım desem ayrı olacak. Halbuki erkek egemenliği, patriyarka dediğimiz bütün maddi temelleriyle, kendine ait üretim tarzı da dahil, erkeklerden-erkek devlete ve onun bütün aygıtlarına, kurumlarına kadar inşa edilmiş, failleri bir bir ortada olan bir sistem. Dişil-erili çoktan aştığımız, kadının ve erkeğin bütünüyle kodlandığı, bu toplumsal cinsiyet sisteminde, erkeklik de öyle doğuştan gelen, içgüdülerle yönetilen, iradi dışı anlamı olan toplumsal kavram ve pratik değil, haliyle. E haliyle!

  Üzerimizde kurmaya çalışılan erkek şiddeti, tahakkümü de, bir kere daha haliyle, öyle H.Ali Toptaşgillerin bilmemesinden değil; tekimizin istemini, arzusunu, tedirginliğini, travmasını baştan ayağa bizi, kadınları zerre umursamamasından. Plantasyonda posası çıkarılana kadar çalıştırılan, sonra da iki yıl içinde ölen bir köleyi önemseyen bir efendiden farksız değil bu tavır. Erkeklikten aldığınız gücü, edebiyat çevresinde yarattığınız ‘itibarı’ kullanarak 20 kadını defalarca taciz etmenize bulduğunuz kılıf ve bunun makbul, yeterli bulunması da ayrı bir şiddet başlığı altında tartışılmalı. Tartışılmalı ki, özgür ve eşit cinselikle, tacizi, cinsel şiddeti karıştırdığınız; tecavüzü meşrulaştırıp, fantazinin bir konusu haline getirdiğiniz o yazılar size bir daha yazdırılmasın, üstüne damgasını vuracak bir yayın evi bulunmasın.

Nedir yani alt tarafı kadındır, elinizin kiridir diyelim . Erkek yargının pek çok mahkemede haksız tahrik indiriminden, iyi hale kadınlar aleyhine kullandığı mekanizmaları, bizler de “ay ne iyi edebiyatçıydı yazık itibarı zedelenmesin” diyeyerek size de afilli bir haksız tahrik indirimi uygulayalım istiyorsunuz. Kısacası siz, devletlüler yaptırım değil, ceza değil sırtınız sıvazlansın, bir daha olmasın deyip geçelim istiyorsunuz. Konu olan suç kadına yönelik değil de; bir halka, sınıfa karşı işlense hepinizin kıyamet koparacağı, asla affedemeyeceği bütün cemaatlerinizden atacağı aşikarken; siz kadınlardan koskoca bir cezasızlık istiyor, bu cezasızlık talebinin karşısında duran bütün kadınları yolunan kıldır-tüydür, kadınsal histeridir, hezeyandır diyerek aslında siz linç ediyorsunuz. Ama bitti artık! Yüzleşeceksiniz.

Mesela kimlerle yüzleşeceksiniz biliyor musunuz?

Yıllarca üniversiteler, kürsüler, yazın, bilim, partiler, mücadeleden kovduğunuz bütün kadınlarla yüzleşeceksiniz.

Evdeki görünmeyen emeğine konarak, bitmeyen bulaşıklara, kirli çamaşırlara, hiç doymayan midelerinize, iki kelimeden uzak beş karış suratlarınızla, kurallarınızla; ebeveynliği annelik adı altında ne eşit koca ne eşit baba ne eşit ağabey evlat olmadığınız kadınlarla yüzleşeceksiniz.

Bu yaşamın her yerinden kovulmaya çalışılan; Hortum Süleyman’lardan, Doğan Kaplan’lara, Sormagir, Pürtelaş, Kazancı’larda aklın alamayacağı işkenceler uğrayan, yetmeyen tekil heteroseksist erkeklikten, aileye, hiçbir üretim alanlanında kabul edilmeyen lgbti+’larla, trans kadınlarla yüzleşeceksiniz. Tweetlerinizde ahlakçılık kasarken, kapısını çaldığınız seks işçileriyle yüzleşeceksiniz.

Yazın dünyasında eserleri sırf basılabilsin, okunabilsinler diye kadın olarak isminden vazgeçen, erkek mahlaslarıyla yazmak zorunda kalan kadınlarla yüzleşeceksiniz.

Mesela Camille Claudel ile yüzleşeceksiniz. Yaptığı eserler, heykeller sırf kendine ait olabilsin diye; eserleri, onları çalan sevgilisiyle anılmasın diye kopuş yaşamasına rağmen basit bir “kadınlık hali” olarak tanımlamanızla, onun başa çıkamadığı travmalarıyla ya da yine çalışmasını çaldığınız Rosalind Fraklin ile yüzleşeceksiniz.

Mesela soracaksınız kendinize neden özgürlük ve devrim tarihinde başlı başına, yanına yöresine erkekleri eklemeden, ayrıca sıfatlar bulmadan yardımcı addetmediğiniz kadın önderler, genel sekreterler yok? Neden hala bir erkeğin tek bir sözü, bir kadının yıllık mücadelesinin karşısında aynı tutuluyor, onu bir anda hiç kılabiliyor? Neden hala ev içinde pratiğini çok iyi bildiğiniz, şiddetin belki de en ağırığıyla kadınları manipüle edenler derneklerde yönetimlerde yer alabiliyor?

Hepiniz olduğunuz yerlerde cam tavanlarınızda şunu soracaksınız kendinize? Alltınızda biriktikçe biriken emeğimiz, bedenimiz üzerinde kurduğunuz tahakküme, cinselliğimizi kendinizce, işinize geldiğinizce daraltıp genişletmenize bakarak yanınızda yörenizde gerçekten eşitiniz görebildiğiniz tek bir kadın var mı diye bakacaksınız?

Örneğin sizinle sevişmek istemeyen bir kadına sen nasıl feministsin yahu muhafazakarlık bu, deme cürretini kendinizde görmenin; hayır demelerimizden ama gözlerin öyle söylemiyor lakırdısına varmanın, mesajlarınıza cevap alamadıkça tekrar tekrar yazmanın taciz olduğunu anlayacaksınız. Örneğin akademide en az erkekler kadar üretimimizle orada bulunmayı amaçlamışken bizi sadece vajina ve memeden ibaret görmenin, verdiğimiz hayır cevabıyla çeşitli ağlardan kovulmanın şiddet olduğunu anlayacaksınız. Belki de çeyrek yıl aynı yastığa baş koymuşken, aslında hiçbir şey paylaşamamanın, tek bir kuruşun dahi hesabını yapmanın, masaya tek bir çatal indirmemiş, tek bir çarşafı düzeltmemiş olmanın en ala şiddet olduğunu anlayacaksınız.

Eşit sevgili, eşit eş, eşit ebeveyn, eşit yoldaş, eşit arkadaş, eşit öğrenci…

Ya da cinsel şiddet faili, karşımızda sakil, ezik durdu diye, tıpkı Bir Başkadır’daki gibi, yazdığınız senaryolarla bunun bir bedel ödeme olduğunu, eğilip bükülmeyle acımayla yaptırıma iyi haller istemenin de erkeklik ve şiddeti yeniden üretmek olduğunu anlayacaksınız.

Hiçbir kadın, sizin yıllarca bizlere yaptığı gibi politik-kamusal hakkımız olan ifşayla “Öldür öldür” diye bağırmıyor. (Ki ezilen şiddeti bağlamında, feministlerin de zor gücü, zor kullanma haklarının olduğu, haktan ziyade bunun bir hattı oluşturması gerektiği ayrı ve oldukça önemli bir tartışmanın konusu) Yıllardır o kafeslerden o ringlere çıkarılanlar, “herkesler görebilsin diye kendini bir bayrak misali asan”lar,* pek çok kisveyle erkekler tarafından katledilen, yıllarca travmalarla boğuşan, bir sürgün misali binbir emekle yarattıklarından kovulan, ellerinden alınan, “çok acı var dayanamıyorum diyerek” intihar edenler biz kadınlarız. Uğradığı sayısız cinsel şiddetin suçlusu kendisi görülür diye susmak zorunda kalanlar biz kadınlarız.

Şimdi tek bir kadını daha taciz edemeyin, yaşamdan kovamayın diye elimize aldığımız silahımız ifşa oldu! Beğenmezsiniz biliriz! , Şiddet-ler-iniz sonrası yalvarmalarınızdan, çok korkarsınız onu da iyi biliriz.

Uykularınız kaçsın

Elimiz  Yakanızda!

*Mehtap Ceyran/Mevsim Yas

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir