Tarih Sesleniyor: Erkekler “Hayat Alıcılar”- Kadınlar “Hayat Vericiler”

İnsan var olduğu günden bugüne, doğa ile karşılıklı etkileşim içinde olmuştur. Modern toplumların düşünüşüne konu olan temel tartışmaz eminlerinden birini oluşturan bu etkileşim, insanın doğaya hakim olma mücadelesinin tarihini bize sunuyor.Bu tarihsel süreçte cinsiyete dayalı ama karşılıklılık içeren iş bölümü kendini avcılık-toplayıcılıkla göstermiştir. Erkeklerin avcılık, kadınların ise toplayıcılık yaptığı bu dönmede, ilk iş bölümü erkekleri ana akım tarih yazımında “hayat alıcılar”, kadınları ise “hayat vericiler” olarak öne çıkarmıştır.  Paleolitik ve Erken Neolitik’in bir kısmını da içine alan avcı- toplayıcı topluluklarındaki ilişkiler, ortak çalışmaya ve ortak paylaşmaya da-yanan eşitlikçi ilişkilerdi. Bu yüzden ilkel toplulukta birey-topluluk çıkar çelişkileri yoktu.

İlk Neolitik Çağ’da, kadınlar, tahıl ve tohumların yeniden üretilebildiğini keşfettiler ve çapa ile tarım yapmaya başladılar.Bu dönemde, toplum yapısı dağınık, barışçıl ve ana yerliydi. Orta Neolitik Çağ’da çapa yerini sabana bıraktı. Erkeğin üretim gücünde aktif rol almasını sağlayan saban tarımına geçmesiyle erkeğin kadına, kendisine ve doğaya hükmetme süreci de başlamış oldu. Tahılın, buğdayın birikimi, bu yoğunlaşma çeşitli hiyerarşiler, artı-ürünün toplandığı ambarlar tapınak kültürüyle beraber, dini, toplumsal çeşitli şeflik biçimleri yarattı. Groden Childe’ın bahsettiği Kent Devrimi yapısal birikimle açığa çıktı. Tohumun bir sonraki yıla saklanabildiğinin keşfi ile birikim ve özel mülkiyet kavramları ortaya çıktı . Erkek-avcı gruplarının savaş gruplarına, sonrasında, yönetici din sınıfından, küresel ölçekli şirket sahiplerine kadar geniş yelpazede geçişler vardır.

“Doğanın Düşmanı” adlı kitabında Joel Kovel, “Doğanın toplumsal cinsiyet yoluyla ikiye ayrılması süreci, cinsiyetler ile insanlık ve doğa arasındaki ilişkileri şekillendirerek ekolojik krize kadar devam etmiştir.” sözü ile ekolojik krizin kökenini, ataerkil tahakkümün tarihsel izlerinde sürmüştür. Doğa insan kutuplaşması kadın-erkek düalizmini (ikiciliğini)içinde barındırır. İleriyi gören, entelektüel, güçlü ve aktif kutbu erilliği yani insanı; içgüdüsel, zayıf ve pasif kutbu da dişiliği yani doğayı oluşturur. Doğa, toprağı ifade eder. Tarımsal üretkenlik nedeniyle dünyaya tabiat ana, doğaya toprak ana denilmesi doğayı dişil olarak nitelendirir. Çapa tarımı döneminde bereketi sembolize eden tanrıça kültü dişil özelliği, saban tarımından sonra ortaya çıkan gök tanrı kültü ise eril özelliktedir. Bereket tanrıçasından gök tanrısına geçiş, insanın toprağa bereketinden ötürü tapmasından, toprağı çitle çevirip mülk edinmesine; doğal ve eşitlikçi tavrından, baskıcı ve hükmedici özelliğine geçiş olarak değerlendirilir. Erkeklerin, yaşamın güçlerine üstün gelme süreçlerinde, hem doğayı hem de kadını itaat altına aldıklarına ilişkin söylem, Batı kültüründe uzun bir tarihe sahiptir. Kadın, doğaya erkekten daha yakındır; bütün öz kendi olarak kalır.

Kültür, kadının yanında her zaman dışsal bir şeydir. Bu doğrultuda, erkek bilimin 17. yüz yıldakinden büyük başarılarından biri, gelişmekte olan kapitalizme erkek ve kadın arasındaki iş bölümünü entegre edebilmiş olmasıdır. O döneme kadar erkek ve kadın tanımlamaları hiç bu kadar açık bir biçimde kutuplaşmamıştır. Kadınların doğaya daha yakın varlıklar olduğuna dair eril söylem, kadını, erkeğe ayrılan kamusal alan karşısında özel alana itmekte; toplumsal cinsiyet rollerini derinleştirmektedir. Bu paradigma doğanın üretken, besleyici, şefkatli, doğurgan simgeleriyle kurgulanan kadınlık kimliği üzerinden, kadını doğayla ve toprak-la özdeşleştirerek kadını tahakküm altına almış ve sömürebilmiştir. Bu da kadını ve doğayı, yeryüzünün efendilerine hizmet edecek“öteki”, hatta köleler olarak onlarca yıl sarsılmaz bir şekilde konumlandırmıştır. Tarım, kadınların buluşudur. Er-kekler avcılıkla uğraşırken doğa olaylarını izleyen kadın olmuştur. O,sadece bitkilerin üremesi ve büyümesini gözlemlememiş, aynı zamanda ay gibi kozmik üretkenlik merkezleriyle de ilgilenmiştir. Tarımı bulan kadınlar olduğu gibi bu-gün hâlâ, tarımın kadının tekelinde olduğu yerler vardır. Bu yerlerde kadının üretkenliği ile toprağın hasadının verimli olması arasında bir ilişkinin var olduğuna dair inançlar gelişmiştir. Örneğin Uganda’da “kısır” bir kadın bahçe için tehlikeli olabilir ve sırf “kısır” olduğundan dolayı kocası onu ekonomik sebepleri bahane ederek boşayabilirler. Aynı inanış Hindistan ve Güney-doğu Asya’daki Bhatu kabilesinde de görülür. Güney İtalya’da eğer toprağı bir kadın ekerse hasadın bol olacağına inanılır. Geleneksel olarak kadınlar evin gıda güvenliğini sağlayan kişiler olmaları sebebiyle de, herhangi bir çevre sorunundan ilk etkilenen, yoksullaşan da onlar oluyor. Hala Anadolu’da birçok kadın geçmişten günümüze sandıklarında sakladıkları tohumlarla biyolojik çeşitliliği sürdürdüğü ve daha da önemlisi kıtlık zamanlarının görece kolay geçmesini etki ettiğini gözlemliyoruz.

Ekoloji ve feminizm mücadelesinde önemli sözleri olan Mary Mellor’ın şu sözleri önemlidir: “Şimdiki görevimiz, bizi denetleyen parçalanmış ve dışsal bilgi ve iktidar biçimlerinin yerine, kolektif güç ve bilgeliğimizi, içsel tin gücümüzü koymaktır. Kendi içimizdeki, kendi yaşamlarımızdaki, birbirimizi ve toplumlarımız arasındaki, insan ırkı ile doğal dünya arasındaki sahte sınırları yıkarak hem toplumu hem de kendimizi dönüştürmek zorundayız. Yaşamlarımızda birbirimiz eve doğal dünyaya karşı saygı, hoşgörü, eşitlik, ilgi, anlayış ve hürmetle davranmamızı sağlamak için gerekli olan sınırları yaratmalıyız. Kurmaya değer olan feminist, yeşil bir sosyalizm bu doğrultuda olacaktır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir