PERSPEKTİFİMİZ

Kadın cinayetleri, hemen hemen her sabah, her haber sitesinde, gazetelerde yerini almaya devam ediyor. Kadın katliamlarının bazıları haber dahi olmazken, bazıları failinin değiştiği, katledilenin kadın olduğu bir silsile gibi gün gün yazılıyor. Giderek olağanlaştırılan kadın katliamlarının tekil tekil sunulması ve hafızalarda kısa süreli kalması,  erkek egemenliğinin örgütlü bir bütün olduğunun flulaşmasına neden oluyor. Katledilen kadınların; taciz, tecavüz, şiddet ve sayısız ayrımcılık biçimlerini yaşamak zorunda kalan kadınların karşısında tek bir güç var, kapitalist patriyarka. Cinnet halleri, işsizlik, kıskançlık, babalık, ağabeylik sadece patriyarkanın ideolojisi gereği ‘erkekliğin’ bahaneleri. Hafızalardan silinmeyen Özgecan Arslan, Emine Bulut, daha geçtiğimiz günlerde yitirdiğimiz Şeyma Yıldız ve her yıl çetelelerde sayısı tutulan, okuduğumuzda ‘bu kadar kadın katledilmiş’ dediğimiz kadınların katliam gerekçeleri hiç değişmeden erkeklik olurken; binlerce, on binlerce kadın da eve yalnız dönmek zorunda kaldığı için, dolmuşa bindiği için, birlikte olduğu erkekten ayrılmak istediği için ya da Ceren Özdemir katliamında olduğu gibi ‘sırf erkeğin canı öldürmek istediği’ için artık yaşamıyor. Kadınların daha öncesinden polise gitmiş olması, koruma kararı çıkartılması kadınları erkeklerden gelen saldırılardan koruyamıyor.

Erkek egemen kurumlar bir bütün olarak -iktidarı, devlet mekanizması, yargısı, kültürü ve medyasıyla- ‘kutsal’ aileyi korumak için kadın cinayetlerini meşrulaştırıyor. Yükümlülükleri yerine getirilmeyen uluslar arası anlaşmalar ve yasalar kadınlar söz konusu olduğunda hep erkekten yana işliyor. İktidarın imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa kadınlar için yasal bir koruma sağlayacakken yine mevcut iktidar tarafından fiilen işletilmiyor.

Kadın cinayetleri, taciz ve tecavüzler, giderek vahşileşen şiddet örneklerine rağmen ısrarla tek bir kurum hedef alınıyor: Aile ve ailenin güçlendirilmesi. Ailenin yüceltilmesi, kadının aileyle eş tutulması, çocuk bakması, ailesi izin verirse okuması ve hatta yaşaması.

Neden kadın değil de aile güçlendirilmek isteniyor?

Geçtiğimiz aylarda yapılan bir konuşmada açıkça söyleniyor iktidar sözcüleri tarafından, “Güçlü devlet için aileyi korumamız güçlendirmemiz lazım”. Aslında sadece son yıllarda artan baskı ve muhafazakârlıkla sınırlı değil ailenin güçlendirilip kadının daha fazla sömürülmesi. Patriyarka ve kapitalizm birbirinden beslenecek, birbirini pekiştirecek şekilde eklemlenmiştir. Patriyarka kendi özgül ilişki biçimleriyle kapitalizme kök salmış hem kapitalizmi biçimlendirmiş hem de kendisi kapitalizme uyum sağlamıştır. Kapitalizme içkin bir durum itibariyle ailede de kadın emeğinin rolüyle alakalı kapsamlı bir sömürü söz konusu. Diğer sömürülerden ve toplumsal süreçlerden farklı olarak kamusal alandan koparılan ve yeniden üretim için görülmez ve hesaplanamaz bir değer taşıyan kadın emeğinden hem kapitalizmin hem de patriyarkanın çıkarı vardır.

İktidar eliyle beslenen muhafazakâr ve neoliberal politikalar ile patriyarkal ailede, kadının emeği ve de bedeni üzerinden yükselen erkek tahakkümü baskınlaştırılırken diğer taraftan yaşanan ekonomik krizin etkisiyle, kamusal alanda da cinsiyetçi yönelimler, düşük ücretli çalıştırma, kadını iş gücüne katılımının engellenmesi, işten çıkarma, mobing vb. uygulamalar kadınları sarmalamış durumda. Kadına aile dışında bir hayat şansı sunmayan patriyarka ailede de kadına fiziksel ve duygusal yükümlülüklerle sömürü, şiddet ve ölüm vaat ediyor.  

Kadınlar sınıflı ve cinsiyetçi sistem nedeniyle eve hapsedilerek, karşılığı ödenmeyen ve görünmeyen emekleriyle, sömürülmeye mahkûm edilmeye çalışılıyorlar. Böylece sistem üretimin devamlılığını ücretsiz karşılıyor. Piyasanın prestijsiz ve ucuz iş kolları için ‘yedek ordusunu’ hazırda tutuyor. Kadını eve hapsetmesi aynı zamanda koşulsuz olarak erkeğe hapsetmesi anlamına geliyor. Yine uzun uğraşlar sonrası kadınların kazandığı hakların çoğu bugün iktidarın saldırılarının odağında yer alıyor. Sık sık gündeme gelen nafaka, kürtaj ve boşanabilme haklarına yönelik saldırılar ve politikalar bunun en açık halini temsil ediyor. İktidar temsilcilerinin sürekli dillerine doladıkları kadın düşmanı politikalar, erkeklere yeni katliamlar ve kadın sömürüsü için teşvik oluyor. Geçtiğimiz günlerde gençlerin evlenme yaşının gündeme gelmesi, evlilik dışı ilişkiye yönelik “Bizim kültürümüzde yok, bunu teşvik edenlere karşı dikkat edelim” denilmesi, liseli bir kadını sevgilisi olduğu iddiası ile öldüren babasına doğrudan destek olurken; erkek egemen ideoloji de iktidar tarafından besleniyor.

Devlet korumuyor!

Kadınlar gördükleri şiddete, duydukları tehditlere, içinde bulundukları her türlü baskıcı koşullara karşı çareyi devlete, polise ve mahkemelere başvurmakta buluyor. Fakat “erkek-devlet” ve onun erkek egemen organları kadını bir kez daha mağdur ediyor. Korunma talebinde bulunan kadınlar elleri boş dönüyor, koruma kararı çıksa bile, ellerinde koruma dilekçeleriyle öldürülüyor.

Yine görüyoruz ki istenildiği kadar şiddetin önlenmesine karşı uluslararası sözleşmeler imzalansın, devlet kadın cinayetlerine engel olmuyor. Avrupa Konseyi tarafından hazırlanan ve kadın hareketinin mücadelesi sonucu 2011’de İstanbul’da imzalanan, kadına yönelik her türlü şiddet ve ayrımcılığın sonlandırılmasını hedef alan bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin, işletilmediği gibi “aileyi yıktığı”, “milli güvenliği tehdit ettiği”, “evlilik dışı birlikteliği özendirdiği” gibi gerekçeler öne sürülerek feshedilmesi tartışılıyor.

Sözleşmeleri fiilen işletmeyen devlet, kadınların korunma taleplerini yerine getirmeyen savcı, gördüğü şiddetten karakola sığınan kadınları eve gönderen polis ve “iyi hal indirimi”, “haksız tahrik indirimi” gibi indirimlerle adeta erkeği ödüllendiren erkek yargı kadın cinayetlerine ortak oluyor.

Direniş mümkün! Direnişi dünyayı sarıyor, direnişi büyütelim!

Kadına yönelik her türlü şiddete karşı devletin sorumluluğunu/sorumsuzluğunu hatırlatmak, uygulamaların takipçisi olmak, yasal taleplerimiz için mücadele etmek uzun yıllardır tüm kadın hareketinin gündeminde ancak ne var ki mücadeleyi bu yasal taleplerle sınırlamamak gerekiyor. Çünkü görüyoruz ki bunlar da yeterli olmuyor, olmayacak. Kadını değil esasen “aileyi korumak” için kurulan bakanlıklar ya da yasalar zaten baştan sorunlu. Bizim ise bunların uygulanmasını bekleyecek zamanımız yok; bir kişi daha eksilmeye tahammülümüz yok!

Örgütlü erkek egemenliğe karşı bizi korumanın tek yolu, kadın mücadelesini yükseltmekten ve örgütlü direnişten geçiyor. Kapitalist patriyarkaya karşı öfkeli olan tüm kadınlar, dünyanın her yerinde yaşanan ayaklanma süreçlerinde en önde yer alıyor. Arjantin’de, İran’da, Şili’de direnişin olduğu her yerde kadınlar güçlü bir dinamizm yarattılar. İşgallere, kürtaj yasaklarına, neoliberal politikalara ve kadın düşmanı gerici iktidarlara karşı yayılan bu direnişin temelinde kökeni yüz yıllara dayanan ezilmişliğimiz var. Bizlere biçtikleri ‘makbul’, ‘mağdur’, ‘maktul’ kadın kaderine (!) karşı başlatılan mücadeleyi büyütelim.

 Verili mücadele yöntemlerini zorlayarak, kadınların örgütlü isyanı için mücadeleyi bir üst aşamaya taşıyalım. Evlere, iş yerlerine, binalara sığmıyorsa öfkemiz; sokaklarda, kadın düşmanlarının karşınında dayanışmayla yürüyelim. Kadın düşmanı politikalara karşı taleplerimizi, hayatlarımızı ancak mücadeleyi büyüterek kazanabiliriz. Dünden daha öfkeliysek, daha cüretli olmalıyız. Kapitalizm var olduğu sürece patriyarkayı güçlendirmeye devam edecek. Kurtuluşumuz kapitalizmi ortadan kaldırmaktan geçiyor. Kurtuluşumuz için, bize dayatılan kimliklere ve politikalara karşı mücadele etmiş,  gülerek ‘Yaşasın Kadınların Kurtuluşu’ diyenlerin, aramızdan ayrılanların ayak izlerini takip edelim…