Patriarka Bizden Mutluluğumuzu Alabilir Mi?

Nupelda

Bir varlık ne denli önemsizse hayatta olmaktan o denli mutluluk duyar, çünkü bunu en az hak edenlerdendir. Andrey Platonov / Birbirimiz İçin Yaşayacağız

 411* kadın toplanıp, kadın cinayetleri, şiddet, taciz ve tecavüz için sesimizi yükselteceğiz, eylemler düzenleyeceğiz dersek eğer, erkeklerin ve erkek devletin birçok engeliyle karşılaşırız. Ancak aynı zihniyet geçtiğimiz yıl katledilen 411 kadın (en azından biz bu kadarını biliyoruz) için hiçbir şey yapmadı. Elbette biz kadınlar bu engellerin bizi durdurmasına izin vermedik. Olanlar karşısında sessiz kalmadık, birçok eylem ve mitingde buluştuk, sesimizi yükselttik; “bir kişi daha eksilmeyeceğiz” şiarıyla çıktığımız kadın kurtuluş mücadelesi yolunda, katillerin yargılanmadığı (!) mahkeme salonlarında da biz kadınlar vardık. O salonlarda, tam da beklendiği üzere, erkek yargı tarafından verilen trajikomik kararlarla karşılaşınca şoka uğrayıp öfkeden akan gözyaşlarımızı tutamadığımız da oldu. Sokakları, geceleri, meydanları terk etmiyoruz dedik ama sevgili Ceren gibi takip ediliyor muyuz diye arkamıza bakıp tedirgin olmaktan da kaçamadık.  Tacize, tecavüze, kadın cinayetlerine, ekonomik krize, istismara karşı eylemlerle, protestolarla 365 gün direndik; erkek devletin tüm aygıtlarıyla her alanda mücadele ettik, sadece 8 Martlarda ve 25 Kasımlarda duyulduk.

Biliyoruz ki bizi yıldırmaya, mücadele dışına itmeye, evde oturtmaya, susturmaya ve utandırmaya çalışıyorlar. Ama bu kadarla sınırlı değil. Şimdi fark ediyorum ki aslında bizden almaya çalıştıkları şey çok daha başka. Bizi öldürürken, kısıtlarken, görmezden gelirken, sokak ortasında güpegündüz veya gece yarısı taciz ederken hedefledikleri sinsice bir plan. Belki bir komplo teorisini andıracak ama, bizden mutluluğumuzu ç almaya çalışıyorlar! Oysa mutluluğumuz, kadın mücadelemizde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri. Burada mutluluk derken bahsettiğimiz elbette ki her daim yüzümüzün gülmesi veya toplumsal duyarsızlığın getirisi olan rahatlık hali değil. İnsan olarak sahip olmamız gereken, yaşama ve mücadelemize tutunmamızı sağlayan içsel motivasyonumuzdan bahsediyorum. Karşısına koyduğum mutsuzluk kavramı ise psikolojik olarak yıpranmış, travmalara maruz bırakılmış, değeri azımsanmış benlik algımız. Yani aslında anlatmak istediğim şey edebiyattan çok bilimsel: Devlet tarafından üretilen ve erkek eliyle işlenen psikolojik şiddet!

Psikolojik şiddet, içerisinde duygusal şiddeti ve ekonomik şiddeti de barındıran, kişinin küçümsenmesi, aşağılanması, kısıtlanması, güveninin kırılması, tehdit edilmesi ve tahakküm altına alınması durumu olarak tanımlanabilir. Psikolojik şiddetin en güçlü silahı eril dildir. Onu kullanarak, geri dönüşü imkânsız tahribatlara, travmalara, hatta intihar süsü verilmiş cinayetlere sebep olabilir. Ülkemizde en az fiziksel şiddet kadar yaygındır, üstelik aynı fiziksel şiddet gibi, nereden geleceği hiç belli olmaz: Aile, partner, komşular, patronlar, çalışma veya okul arkadaşları, sokaktan geçen herhangi biri, çoğu zaman da bunların hepsi… Hayatın her alanında fazlaca maruz kaldığımız için, çoğu zaman yaşadığımızın psikolojik şiddet olduğunun farkına bile varmıyor ve önemsemiyoruz. Bunun en büyük nedeni, şiddet kavramının sadece fiziksel bir karşılığı olduğuna inanılması ve psikolojik şiddetin toplum tarafından normalleştirilmesi. Öyle ki “terbiye etmek” adı altında hayatımıza giren bu şiddet türü, bir kartopu misali, aldığımız her yaşla birlikte devleşecek ve hayatımıza etkisini daha net gösterecektir.

Aile; toplumun, kadını tutsak eden, en küçük yapı birimidir. Bir babanın, kızı üzerinde sahip olduğuna inandığı hakları ( eve giriş çıkış saatleri, okuma hakkı, cinselliği üzerinde kurduğu koruma hakkı vs.) psikolojik şiddettir. Bir kocanın, karısına ev içi harcamalar için harçlık (!) vermesi psikolojik şiddettir. Eğitim kurumları kendilerine, iffetli kadın yetiştirmeyi görev edinmiştir. Bir öğretmenin, kız öğrencisinin etek boyuna karışması ve bunun üzerinden karakter analizi yapması psikolojik şiddettir. Duygusal ilişkilerde toplum tarafından dayatılan bir kadını sahiplenme zorunluluğu söz konusudur, bu kavram hem kadını aşağılamakta hem de sosyal alanını kısıtlamaktadır. Bir sevgilinin, “artık onunla görüşmeyeceksin, seven insan kıskanır” minvalindeki cümleleri ve kadının kırılgan yapısı dolayısıyla yapamayacağına inandığı işleri üstlenmesi psikolojik şiddettir. Kadının ‘doğası gereği’ histerik, paranoyak, muhtaç ve saf olduğu düşüncesi toplumsal bilincin mirası olarak aktarılıp, bugün bile patriarkayı besleyebilmektedir. Yüzyıllar öncenin tartışması olan kadının yargı önündeki eşit şahitliği konusunun, kazanılmış bir hak olmasına rağmen bu gün hala dava kararlarında gündeme gelebiliyor olması psikolojik şiddettir. Hükümet aygıtının yıllardır gerek ekonomik gerekse sosyal alanda kadını “dizginlemeye” çalıştığı da aşikâr. Bakan vasfıyla ülke yönetiminde söz sahibi olmuş kişilerin “Evdeki işler yetmiyor mu?” “Kadınlar iş aradığı için işsizlik oranı yüksek.”  veya “Türk kadını evinin süsüdür.”** söylemleri psikolojik şiddettir. Örnekler, her birimizin kendi yaşantısında aradığında muhakkak bulabileceği kadar çok.

Öte yandan, ne yazık ki psikoloji bilimi de bu zihniyeti kabullenmiş ve işlemiş durumda. Tüm dünyada geçerliği olan ve her toplum için tek tek uyarlanan psikolojik testler kadınların aynı şartlar altında, erkeklerden daha zor durumda ve kabullenmeye daha yatkın olduğunu belgeliyor. Edwards Kişisel Tercih Envanteri’ne bakalım. Bu test psikolojik danışmanlıktan meslek seçimine kadar birçok alanda kullanılan, her biri iki şıktan oluşan 225 maddesi olan bir test. Amacı 15 ana ihtiyaç başlığı üzerinden kişilerin en güçlü ihtiyaçlarını belirlemek ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda verecekleri kararlarda kendilerine en uygun olanı seçmelerinde yardımcı olmak. Testin ölçümü, kadınlar ve erkekler için hazırlanmış olan iki ayrı grafik üzerinden yapılıyor. Bu ayrımın en büyük nedeni ise 225 maddenin hepsine aynı cevabı veren kadın ve erkeklerin ihtiyaç yüzdelerinin farklı olması. Örneğin, kişinin özerklik ihtiyacını ölçen maddeleri aynı işaretlemiş ve bu başlıktan 16 puan almış bir kadın ve bir erkekten (aynı yaş grubunda ve aynı kültür coğrafyasından), kadının özerklik ihtiyacı %78 olarak ölçülürken, erkeğinki %82.Yani aynı koşullar altında bir erkek kendini bir kadından daha çok kısıtlanmış hissediyor. Şöyle düşünün: Diyelim ki biri kadın biri erkek iki kardeşe saat 21:00’da evde olmaları söyleniyor, bu durumda erkek bunu kabullenmekte zorlanıyor ve kendini kız kardeşinden daha çok kısıtlanmış hissediyor. Çünkü bilinçaltında bir erkek olarak daha geç saatlere kadar sokaklarda gezebilme hakkı olduğu ve sokakların onun için tehlikeli olmadığı düşüncesi var. Bir diğer başlık olan saldırganlık ihtiyacı da buradan uzak bir noktayı görmüyor. Saldırganlık kavramının bu testteki anlamı, karşıt görüşleri anında eleştirebilme, alay etme, hor görme, öç alma ve suçlama olarak veriliyor. Her ikisi de bu ihtiyacı ölçen maddelerden 15 puan almışken bir erkeğin saldırganlık ihtiyacı %71, bir kadının ise %86. Bu şu demek, aynı koşullarda erkek tutum ve davranışlarıyla saldırganlık ihtiyacını kadına göre daha rahat karşılıyor. Yine bir senaryo: Trafikte klasik bir yol verme sorunu yaşandı diyelim, haklı olduğunu düşünen erkek bu duruma, cinsiyetçi küfürler eşliğinde tepki göstermekten hiç geri durmuyor. Oysa kadın sürücüler hali hazırda trafiğe çıkmakla bile suçlanırken bu gibi bir durumda haklı olsalar dahi tepki göstermekten çekiniyor, çünkü ucunda şiddet olması çok muhtemel. Bu ve bunun gibi birçok durumda kadın, gösteremediği öfkesini, saldırganlık ihtiyacı olarak bilinçaltında biriktiriyor. İki örnekle açıklamaya ve yorumlamaya çalıştığım EKTE’nin diğer 13 başlığında da durum pek farklı değil.

Bu testler bireyler için değil kitleler için hazırlanmış testlerdir. Bu da demek oluyor ki biz kadınlar her biri farklı hayatlarımızda hemen hemen aynı şeylerle mücadele ediyoruz. Yaşadığımız toplumlarda, kültürümüzde, eğitim hayatımızda veya kariyerimizde deneyimlediklerimiz, bizi benzer ihtiyaçlara üstelik benzer oranlarda yöneltecek kadar benzeşiyor. Bu durumda, kadın olduğumuz için açık veya kapalı kanallarla maruz bırakıldığımız psikolojik şiddetin, bireysel olarak bizim özel hayatımızla ilgili olduğunu ve kamusal alanlarda konuşulmaması gerektiğini nasıl söyleyebiliriz?

İşte bu noktada kadın kurtuluş mücadelesi “özel olan politiktir” diyor. Yani sistematik olarak uygulanan bu psikolojik şiddet yalnızca sana bana değil, hepimize karşı, hepimizin hayatına dokunan bir kanaldan yayılıyor: ERKEKLİK! Üstelik erkeklik sadece bireysel olarak erkeklerde gördüğümüz bir şey değil. Erkekliği; devlette, ailede, sokakta, yasamada- yargıda-yürütmede, yaşadığımız kültürde, eğitim sisteminde, siyasi partilerde (sağcı, solcu, orta yolcu fark etmeksizin), kısaca içinde bulunduğumuz kapitalist sistemin her köşesinde görüyoruz.  Peki, bu bilgi bizi nereye taşıyacak? Erkeklikten kaçabilir miyiz veya kaçmak nihai bir çözüm mü? Karalar bağlayıp yas tutarak her şeyin çok güzel olmasını mı beklemeliyiz? Nasıl bir mücadele şekli belirlemeliyiz? Patriarka bizden mutluluğumuzu alabilir mi?

 Bundan kaçarak kurtulmak gibi bir düşüncemiz yok elbette.  Bizleri mutsuzluğa mahkûm etmeye çalışırken kendi mutluluk masallarını yazabileceklerini sananlar, örgütlü mücadelemiz karşısında sahte mutluluklarına daha fazla sarılamayacaklar. Bunu başarmak için, üzerimizde uyguladıkları mutsuzluk politikalarının farkında olmalıyız. Mesela erkek devletin dilinde kadının hep bir sıfatı vardır. İktidar bizleri; mülteci, trans, lezbiyen, köylü, yollu gibi sıfatlarla ayrıştırarak, korkulu rüyası olan kadınların birlikteliğinden uzaklaştırmaya çalışıyor, çalışacakta. Çünkü biz; Nadira Kadirova’nın, Hande Kader’in ve katledilen tüm kadınların katilini tanıyoruz. Çünkü biz; plazaların 20. katlarında ve işgal edilen Kürt illerinde kadınlara tecavüz edenleri tanıyoruz. Çünkü biz, üzerimize yığılan bunca kayıp ve acıdan sonra bile yan yana duruyor, birbirimizden güç alıyor ve mücadelemizi büyütüyoruz. Mesela hükümet, bakanından başkanına, halka aile propagandası yapıyor. Nedeni elbette ki aile yapısının kadının zaptını kolaylaştırması ve amacı kadına aslında üzerinde olmayan sorumluluklar yükleyerek onu yalnızlaştırma. Oysa örgütlenen kadın, salt annelikten, salt evlatlıktan, salt karılıktan (!) sıyrılarak; daha geniş bir mücadelenin öznesi olur. Mesela erkek yargı sistemi kadınları katleden katillere ödül gibi cezalar vererek, yeni katiller üreten bir fabrika gibi çalışıyor. Bu şekilde sokaklardan çekileceğimize, öldürülme korkusunun bizi esir alacağına/ durduracağına inanıyor. Cevap olarak biz kadınlar sokaklara dökülüp “…suçlu polisler, suçlu yargıçlar…” dediğimizde, bir kez daha, yılmadığımızı, daha öfkeli ve cesaretli olduğumuzu göstermiş oluyoruz.  Görüldüğü üzere bizleri sindirmeye ve mutluluğumuzu elimizden almaya çalışanlara en güzel cevaplarımızı, mutsuzluğumuzu öfkeye dönüştürerek ve bu öfkeyi içsel bir enerji, bir araç olarak yine kadın mücadelesinde sarf ederek verebiliriz, veriyoruz. Öyleyse patriarka bizden mutluluğumuzu almaya çalışabilir, ama hem bunu tam anlamıyla başaramaz (çünkü kadın dayanışması bizi ayakta tutar) hem de bundan yine kendisi zararlı çıkar diyebiliriz.

Aslına bakarsanız dünyanın neresinde olursa ve hangi isimle anılıyor olursa olsun, bu mutluluk avcıları, bizden bu cevapları duymaya alışık. Dünya tarihine baktığımızda, Paris Komününde işgale karşı kentlerini savunan kadınlardan Rojava’da devrim yapan kadınlara; Londra’da oy hakkı mücadelesi veren sufrajetlerden ABD’de ırkçılığa karşı mücadele eden Rosa Parks’a ; komünizm mücadelesinde, Almanya’da Rosa Luxemburg’tan Sovyet Rusya’da Nadejda Krupskaya’ya kadar  ; gerek kadın hakları mücadelesi gerekse faşizme karşı verilen halk ayaklanmaları ve silahlı mücadelelerde,  kadınların azımsanamayacak başarılarını, kazanımlarını, örgütlü mücadelelerini ve adanmışlıklarını görüyoruz. İşte bunlar, mutluluğu elinden alınamamış kadınlardır.

Öyleyse biz kadınlar da örgütlenebildiğimiz her alanda (şehirlerde, kırsallarda, fabrikalarda ve cephelerde) ve her zamanda (okurken, yazarken, yürürken, gece ve gündüzde) mutluluğumuza sahip çıkmak için; kadın düşmanları ve faşist çetelere karşı en ön cephede savaşarak ölümsüzleşen kadınlar gibi cesur, sufrajetler gibi inatçı olmalı ve mücadelemizi büyütmeliyiz.

*anitsayac.com verilerine göre 2019 senesi içerisinde katledilen kadınların sayısı.

**Sırasıyla :Eski  Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, Eski Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Eski Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir