NEDEN SOSYALİST FEMİNİZM? NASIL SOSYALİST FEMİNİST BİR ÖRGÜTLENME?

“Kadınların Kurtuluşu olarak stratejik olarak benimsediğimiz, politik-pratik hattımızla içinde olduğumuz bir tutumdur. Kendi kadın kurtuluş mücadele hattımızı her türden sömürgeciliğe, emperyalizme, faşizme de karşı kurarak örgütlendiğimiz topraklarda kendi kurtuluşumuzu Kürt kadınların kurtuluşundan ayrı görmeyerek on yıllardır stratejik ortaklık temelinde birlikte/birleşik mücadele yürütmekteyiz.”

Kadınların kurtuluş mücadelesi ideolojik-politik pek çok düzlem içerisinde kendisine çeşitli yerler bulan oldukça dinamik bir mücadele ve direniş tarihi. Bu tarihin içinde, kadınların kadın olmaktan kaynaklı ezildiklerini ve sömürüldüklerini “keşfettikleri” andan itibaren tartışmanın biçimi daha derinlikli bir biçimde sürdürülmüştür. Bugün gittikçe kendini ve kapsamını geliştiren feminizmler içi tartışmada, temelde de buradan aldığı güçle devrim mücadelesinin yadsınamaz başlıklarından biri haline gelmiştir. Kadınların Kurtuluşu olarak 90’lı yıllardan itibaren karma siyasetin içinde sürdürülen tartışmalar özellikle temel öncüllerimizden biri olan SDP içinde SDP’li Kadınlar II. Kadın Konferansı (2005) ile birlikte, kadın kurtuluş mücadelesinin özgün-özerk bir örgütlenme formatından hareketle sadece sosyalist olarak değil aynı zamanda kadın olarak-kadın olmaktan kaynaklı öznelikle ilgilenen bir perspektife yöneldik. Ve bu yöneliş, bugün bizi Kadınların Kurtuluşu olarak bizleri gizli, dolaylı, utangaç feminizm savusundan açık bir beyana, sosyalist feminizmin açık ideolojik-politik ilanına eriştirmiştir. Kadınların Kurtuluşu ideolojik birliği ve aidiyeti bulunmakla birlikte, erkeklerden, sermayeden ve devletlerden bağımsız bir sosyalist-feminist örgütlenmedir.

Peki neden? Bu tartışmaya ve sosyalist feminizmi okuma-örgütleme biçimimize geçmeden önce, bugün aramızda olan olmayan, gerek hâlihazırda parti dışında kalan ya da bağımsız feminist örgütlenmede yer alan, bağımsız feminist olarak mücadeleyi örmeyi önceleyen yüzlerce kadının; örgüt içerisinde bin bir emekle yürüttüğü, ilmek ilmek ördüğü tartışmaların birikimiyle burada olduğumuzu, gücümüzün anlık değil “pek çok kadının hiddetinden yoğrulan bilgeliğe” dayanan bir tarihe sahip olduğunu bir kere daha ilan etmek isteriz. Attığımız her bir adım anda nasıl ki Türkiye’den Ortadoğu’ya, Avrupa’ya bir coğrafyayı kapsıyorsa, attığımız her bir adım ayrıca kendi örgütsel özelimizde de en az otuz yıllık kadınların bu örgütün içinde, kürsülerinde, eylemlerinde, toplantılarında, kongrelerindeki isyanını kapsıyor. Tarihimizin içindeki bütün kadın yoldaşlara, kadın örgütlenmelerine, bağımsız Kimdir?” sorusunun cevabını ortaya koyacağı için de önemlidir. Hem feminizmler içi tartışmalar bağlamında durduğumuz yeri göstermek hem de Türkiye Sosyalist Hareketi’nde eski gücünü kaybetmiş olmakla birlikte hala kadınların kurtuluşunu proletaryanın kurtuluşunun ikincil sonuçlarından biri olarak gören ve sosyalizm sonrasına iten anlayışa karşı açık bir meydan okumadır. Buradan hareketle sistem-içi olanın, kadınların kurtuluşu bağlamında patriyarkayı görmezden gelerek “mücadeleyi bölme” suçlamasını feminizmlere yönelten bu anlayışın kendisi olduğunu, tartışmayı gerçeklikten kopuk bir ısrarla sürdürenlere iletmeyi borç biliriz. Feminist Tarih, Patriyarkayı Gün Yüzüne Çıkarıyor Kadınların tarihi, ana akım erkek tarihin iddia ettiği gibi susmuşların, sinmişlerin değil bir direniş, itiraz ve isyan tarihidir. Kadınlar gerek sefalete, baskıya, kölelik hukukuna karşı itiraz eden sefillerin toplumsal mücadele tarihinin içinde azımsanmayacak bir nitelik ve nicelikle yer almış, gerekse de toplumsal gruplar içinde, özgül biçimlerde, “kadın” olarak kendi direniş tarihlerini örmüşlerdir. Zira sınıflı-cinsiyetli toplumun inşası, ilk devletleşme süreçleri açık bir biçimde ana yerli hukukla çatışmanın oldukça üst perdeden sürdürüldüğü, patriyarkanın kurumsallaşmasının bin yılları içerdiği bir mücadele sürecini kapsamaktadır. Üretimin, kamu-özel ayrımının üretim ilişkileri ve biçimi itibariyle günümüzden oldukça farklı, yani hane içi ve toplumsal üretimin iç içe olduğu tarıma dayanan patriyarkal feodalizmde, kadınlar üretim aşamalarının her bir noktasında yer almaktadırlar. Fakat tabii bu toplum da “oikos/ polis” ikilemini hanenin esas sahibinden, yani mülkün toprağın, nihayetinde ortaya çıkarılan ürünün erkeğin mülkü olmasından kurar. Oikosun aynı zamanda bir biçimiyle polis olması, kadını eşit kılmanın ötesinde poliste varken yok kılan bir sisteme sahiptir. Polis’in sahibi kimse oikos’un da sahibi odur. Ama burada da tam olarak bir “tarihsel yenilgiden” söz etmek mümkün değil. Tarımın dışında, ticaret merkezlerini oluşturan şehir yaşamında da dönemin ticaret ağları olan loncalardan üst sınıflara bakım hizmeti veren kadınlara, duvar işçilerine ve kadın fahişelere kadar kadınlar, kadın dayanışma ağları, evleri ile şehrin içinde de yer alırlar. Fakat özellikle Kara-Veba ile birlikte kırılan Avrupa nüfusunun yerine ikame edilmesi, kıtlığın üretici güçleri yok etmesi, yeni savaşçıların ‘yaratılması’ gibi gerekçelerle, kadın bedeni bu yeni ve tüm Avrupa’da yaygın yeni nüfus politikasının temel bir hedefi haline gelir. Örneğin serseriliğin ölüm cezasına çarptırılacağı bu yeni infaz döneminde, kadınlar da topyekûn, bütün varlıklarıyla hedeftedirler. Erkekler, önce temel üretim alanı olan tarımda sonra gerekli olan tüm alanlardaki sömürülecek “emek-gücü” olarak görülürken, kadınların bedeni bir “üreme fabrikası” olarak kodlanır. Bu kodlama ile birlikte bedene dair kişisel rızanın ve sözün kadından alınmasıyla, ikili emeğinin sömürüsü, kimliğinin hatta isminin alınma süreci paralelinde gelişir. Ve böylelikle, sadece kral+kilise ortaklığını aşarak bütün sınıflardan erkeklerin gözetiminde büyük cadı/kadın avı sürecini başlatır. Bu dönem esasında patriyarkal kapitalizmin ilksel birikiminin de başlangıç aşamasıdır. Özellikle Marx’ın ilksel birikimin sacayaklarından biri olarak hiç değinmediği beş asırlık cadı avları, kadınların işçilikten, zanaattan, mülk edinme bağlamında topraktan kovulduğu, çitlemenin yoğun olduğu yerlerde daha yoğun görülmekle birlikte kadınların her bağlamda mülksüzleştirilip, bu mülk gaspının çeşitli sınıflardan erkeklere aktarıldığı önemli bir birikimi içerir. Tam olarak bu sürecin bir anlamda devamını da içeren patriyarkal kapitalizmde kadınların en sefil, yoksul sınıf olan işçiliğe dahi kabul edilmek istenmemesinin ve sadece sermayenin değil, işçi sınıfından ve sendika temsilcilerinden erkeklerin de katılacağı bir erkek ittifakının oluşmasının nedeni bu tarihte gizlidir. Avrupa’da seyreden bu örneğin yanında cadılık, coğrafi işgaller sonucunda plantasyonlara da taşınacak ve ‘kutsal aile’ dizaynı, kölenin ‘kullan-at’ kullanımının artık sömürgecilerin emek gücü ihtiyaçları açısından değişmek zorundan kalmasıyla, köle emek gücünün yaşatılmasının zorunluluğuyla plantasyonlardaki siyah, melez, yerli köle aileler içinde de uygulanacaktır. Kısacası Flora Tirastan’ın ifadesiyle paryanın paryası olan kadın kölenin de kölesi olacak; erkek köle ev içiyle de sınırlı olsa erkekliğiyle efendi kılınacaktı. Yani bugün işçilerin emeğini nasıl sermaye sömürüyorsa aynı şekilde kadınlar da erkekler ve kocaları tarafından eziliyor-dur. Tüm bu panaromada yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, toprakların çitlenmesi ve/veya tarımsal üretimin-zanaatların çözülmesiyle, sanayi toplumu feodalizmin bağrından tüm bu sınıf çatışmaları içinden tarih sahnesine çıkmıştır. 18-9. yy’la birlikte zanaatlarını ya da topraklarını kaybedip proleterleşen erkekler ilk elden protelerleşmeyi reddederken, yani “erkekliklerine sığdıramazken” fabrikalarda emek gücünün yoğun bölümü kadın ve çocuklardan oluşmaktadır.

Sonra erkeklerin proleterleşmeyi mecburi kabul etmesinden sonra, sömürünün korkunç boyutlarda olması proleter ailelerin kadın, çocuk, erkek fark etmeksizin çalışmasını zorunlu kılmış, fakat kadın emeğinin ucuz emek gücü olarak istihdam edilmesi sebebiyle rekabet işçi sınıfı içinde hızlıca kadın işçilerin üretim alanlarından tasfiyesini isteyen örgütlü bir direnç sürecini beraberinde getirmiştir. Örneğin bu nokta, sermaye ve patriyarkanın her zaman uzlaşan ve her daim örtüşük sistemler olmadığını göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Kadının ucuz emek gücü olarak çalıştırılması sermaye açısından direkt olumlu sonuçlar doğururken, kadın-erkek bütün ailenin çalışmak durumunda kalması patriyarka açısından direkt olumsuz bir çözülmeyi içermektedir. Bu dönemde erkek işçilerden gelen baskılar, “kadınların yeri makineler değil, kocalarının yanıdır” çıkışları, sendikalardan kadınların kovulması, erkek proleterle patriyarkal kapitalizmi “aile ücreti” kavramında ortaklaştırmış ve erkek evin reisi olarak aldığı ücretle ‘karısına’ da bakmakla yükümlü kılınmıştır, aynı zamanda kadın eşler ev içinde bu ücret karşılığında bakım yani “yeniden üretim” hizmeti vereceklerdir. Kısacası kadının emeği karşısında ödenecek ücret, sermaye eliyle erkeklere verilmiştir. Ve bu ücret, sadece kapitalist üretimin bir biçimini değil aynı zamanda “aile” içi yani hane içi görünmeyen emek sömürüsüyle patriyarkal üretimin de temel dayanağını oluşturmuştur. Tüm bu ittifak sonucu, ki ana akım sosyalist tarih anlatısı da ekseriyetle erkek işçi tarihinden oluştuğu hatta proleter aile güzellemeleri içerdiği için kadın işçilerin tasfiyesini anlatmak ve burada sınıfı bölenin feminizm değil patriyarka/erkek egemenliği olduğunu tespit etmekten de oldukça uzaktır. Kadın işçilerin alaylarla hatta domateslerle susturuldukları kürsülerden, 10 Saat Çalışma Bildirisi gibi tasfiye edildikleri işçi tarihinin temel bildirgelerinden, sendikalara kadar yürüttükleri mücadele ve bunun karşısında kurdukları kadın sendikaları ancak feminizmle yeniden açığa çıkarılmıştır. Kaldı ki kadınlar tüm bu tasfiyenin karşısında işçileşme hakkını ancak I. Paylaşım Savaşı’nda erkek emek gücünün ordulaşmasıyla çıkan açığı kapatmak için alabilmişlerdir. Kadının çalışma yaşamına dönmesine, erkek işçiler “savaş bitimine kadar geçerli olmak” kaydıyla diye itiraz etmekten de geri durmamışlardır. Bugün biz feminist mücadeleyi sürdüren kadınlara ısrarla kadın işçi-emekçileri hatırlatanlara, esas hatırlatmayı yapmayı bir görev biliriz. Tarihimiz ve yerimiz tabii ki işçilikten dahi kovulmaya çalışılan ve tamamen erkeğe bağımlı bir biçimde eve hapsedilmeye çalışılan kadınların yanıdır! Emeğimiz bizimdir!

Feminist mücadelenin doğuşu da tam olarak bu tasfiye hareketine karşı mücadeleyi içermektedir. Kadınlar I. Dalga olarak adlandırılan ilk feminist örgütlenmelerde başta oy hakkı olmak üzere, çalışma, üniversite, miras, mülk edinme hakları için direnmeye başlamışlardır. Bu dönemin temel hareketi kelime anlamı itibariyle oy hakkı-cık anlamına gelen (bu cık-ette eki karşıtları tarafından dalga geçmek amacıyla verilmiştir) Sufrajet Hareket’in Kıta Avrupa’sından (temel örgütlenme yeri İngiltere), Amerika ve ayrıca Osmanlı’ya da vurduğu damga ile gücü okunabilir. Kadınların oy hakkı için, erkeklerden bağımsız ve erkeklere kapalı olarak yani kadınlar olarak kadın olmaktan kaynaklı hakları için direnen Sufrajetler, muhakkak ki o dönemde patriyarkayı yıkmak gibi sistem dışı mücadele programa sahip değillerdir. Ayrıca o dönem yükselen Bolşevik devrim ya da sosyalist mücadelenin içinde de “örgüt olarak” yer almıyorlardı (Kimi bireysel sosyalist üyeleri vardı). Bu bağlam itibariyle mücadeleleri “reformist” çizgi sınırları içinde okunabilir. Ama gerek bugün feminist hareketin geldiği nokta itibariyle gerekse de feminist zor’dan fedaya kadar kullandıkları yöntemlerle kendilerini tuzu kuru, rahat orta sınıf kadınlar olarak tariflemenin tarihi tahrif etmek olduğunu belirtmek gerekir. Sufrajetler kadınların erkeklerle eşit olduğunu savunmak ve bunun en temel göstergelerinden biri olan oy hakkına kavuşmak için, Olympe de Gouges’la başlayan idama yürümeye kadar, davalarının tüm iradeleriyle arkasında olan feministlerdi. Bol eteklerinin altına sakladıkları çivili sopalarla kendilerini engellemek isteyen kolluğa saldırı, zindanlarda açlık grevi, kritik nokta ve karakollara bombalı sabotaj eylemleri, Emily Davison’ın sırf oy hakkı mücadelesini duyurmak için bir feda eylemi kurgusuyla kendini atın önüne atma eyleminde gördüğümüz gibi feminist zor yöntemlerine sahiplerdi. Feminizmi bir hareket haline çevirmiş, feminist zor gücü ve feminist örgütlülük gibi iki temel/ana yöntem üzerinden kendilerini var etmişlerdir. “Kızkardeşlerimizin özgürlüğü için aramızda tutuklanmayacak tek kadın yoktur” diyerek güçlü bir kadın mücadele iradesi ortaya koymuşlardır. Ayrıca sadece orta sınıftan oluşmamış, içlerinde işçi yoksul kadınların da azımsanmayacak oranda örgütlendiği feminist örgütlenmelerdir. Bu hareket I. Paylaşım Savaşı’nın başlamasıyla, savaş karşıtı ve destekçisi olanlar olarak ikiye ayrılmış ve peyderpey oy hakkı, eğitim, çalışma haklarının kazanılmasıyla da sönümlenmiştir.Kadınların kurtuluş, özgürleşme sorunu muhakkak sadece Sufrajetlerin değil, Bolşeviklerin de temel sorunlarından biri olmuştur. Hatta daha doğru bir ifadeyle, Engels’ten Bebel’e temel konu olarak araştırılmış, Marx’ın kimi çalışmalarında kendine yer bulmuştur. Kadınların emeğine erkekler tarafından el konulduğu, ilk kölelik/sınıfın kadın olduğu gibi güçlü değerlendirmelerle bu sorunun kaynağına inilmeye çalışmıştır. Fakat özellikle Engels AÖMDK’inde bu sorunun burjuva ailesinin sorunu olduğu, proleter ailede mülk/mülkiyet ilişkisi kurulmadığı sebebiyle kadınların ezilmediği tespiti, kadın kurtuluşunu sadece mülkiyet ilişkisiyle okuma ve doğalında buna göre bir program açığa çıkararak, kadın olmayı değil sınıfı önceleyen, diyalektiği baş aşağı oturtan bir düzlemde kendini açığa vurmuştur. Engels’in önemli eseri AÖMDK’in üstüne Lenin’in Nadejda Krupskaya tarafından düzenlenen Kadınların Kurtuluşu kitabında gösterdiği gibi, Lenin açısından da bu sorun sosyalizm içi bir sorun olarak dar bir sınıf yaklaşımıyla okunmuş ve kadınların kurtuluşunun adresi kamusal alanda çalışması olarak gösterilmiştir. Lenin de muhakkak ki, köleliğin merkezini “evde” aramakla önemli bir başlangıç ve tespiti açığa çıkarmış ve sadece sınıf mücadelesine yedekleyen yaklaşımıyla doğru cevabın ve yöntemin kendisinden uzaklaşmıştır.Muhakkak ki, Ekim Devrimi ile birlikte Bolşevik Partisi 1917 yılında Geçici Devrim Hükümeti adıyla ilan ettiği anayasa bağlamında devrimin toplumsal sözleşmesiyle dünya düzeni bağlamında kadın hakları noktasında tartışmasız bir noktadaydı. Hatta o gün itibariyle hayal dahi edilemezdi. Kadınların erkeklerle eşitliğinin resmi kabulü, oy kullanma, çalışma, üniversite, örgütlenme haklarının tanınması, ev içi-görünmeyen emeğin kadın köleliğinin temeli olarak okunması, kadınların komünist partiye daha fazla kazandırılmasının ve öncüleşmesinin Lenin dahil pek kadronun sorunu olması, bununla da sınırlı kalmadan daha 1917’den sodomizmin (oğlancılığın) normalliğinin iadesinin ilanı, seks işçiliğinin yasaktan ziyade kadınlar temelinde geliştirilecek politikalarla sönümlendirilmesi, hatta yer yer trans uyum ameliyatlarının dahi yapılması ve karşılamakta olduğumuz 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nün Bolşevik kadınlarca kazandırılması gibi patriyarkal kapitalizmle asla eşitlenmeyecek bir düzlemdedir. Ama Bolşevik Parti’nin daha doğrusu Bolşevik, komünist kadınların en temel handikapı bağımsız bir kadın örgütlenmelerinin olmayışı, “komünistin kadını erkeği olmaz” ilkesinden hareketle olmayan bir eşitlik üzerine bir program geliştirmelerinin kendisindedir. Her ne kadar Zenodtel (Tüm Rusya Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreterliğinin Kadın Bölümü) aracılığıyla kadın kurtuluş mücadelesi yürütülmeye çalışılsa dahi, Lenin’in Zenotdel’in kurucu kadrolarıyla (İnessa, Clara vb) mektuplaşmalarının gösterdiği ölçüde kadın mücadelesinin bir seksiyon düzeyinde, partinin yönlendirmelerine ve engellemelerine oldukça açık olması kadınların sorunları arasında bir kategori yarattırmıştır. İşçi sınıfından kadınların öncelikli olduğu ihtarları, evlilik, cinsellik, beden gibi mücadelemizin temel dinamiklerinin sık sık ikincilleştirilmesi hatta Lenin’in Clara’ya, açık bir biçimde bu gibi teferrafuat(!) sorunlarla uğraşması sebebiyle, uyarılarıyla doludur. Örneğin “ev köleliğinin” bitirilmesinin temel çözümlerinden biri olarak sunulan kadının kamuda da çalışması, gerek Sovyetlerde gerekse de günümüzde kadına bir oranda “özgürlük” getirse de, aslında tersten üstündeki sömürünün katmerlendiğini gözler önüne sermektedir. Muhakkak ki özelikle Alexandra başta olmak üzere, İnessa, Clara gibi öncü Bolşevik kadınların ve Zenodtel üyelerinin kadın kurtuluş mücadelesi bağlamında kimi zaman hak verdikleri ya da kendilerinin de işçi sınıfının kurtuluşuyla kadın kurtuluşunu tamamen örtüşük, hatta kadını ona bağımlı kılan okumalarına; Sufrajetleri ve feminizmi ısrarla mahkum eden okumalarına (Rosa’nın bu noktada çok daha ağır hakaretlerle saldırdığı ama kadın kurtuluş mücadelesine dair meseleleri “Clara daha iyi anlar”a devrettiği bilinir) rağmen, özgür aşk, cinsellik, Müslüman federasyonlarda kadın kurtuluşu, evlilik gibi proleter kadın başlıkları dışında da arayışlarda ve mücadelede oldukları bilinir. Bu noktada kendi dönemindeki feminizme karşı olduğunu ilan eden Alexandra Kollantai, bu ilanla birlikte aslında sağ ve sol feminizm çözümlemesine girmeyi de ihmal etmemiş, ayrıca Marsizm ve Cinsel Devrim kitabında sorularla birlikte, Sovyet kadını yaratırken, kadınların erkeğe bağımlılığını kırmanın bir yolu olarak kadının çok eşliliğini tartışmasıyla oldukça önemli, bugünün TSH’inde bile sansürlerle karşılanan bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir. Zenotdel’in kendini tam olarak özgün ve/veya bağımsız bir kadın hareketi olarak kuramayışı, Bolşevik okumanın kendini salt komünist parti ve eşitsizlik üzerindeki “eşit” komünist yoldaşlık/toplum üzerine kurma girişimleri soğuk savaş, kıtlık ve Sovyetlere artan ambargoyla birlikte kadın kazanımlarının bir bir tırpanlamasıyla sonuçlanmıştır. Eşcinselliğin yeniden «yasaklanması», çok çocuk doğuran kadınlara Sovyet/Stalin nişanlarının takdimi, aile-anneliğin yüceltilmesi, öncü kadın kadroların sürgünü, susturulması, Ekim Devrimi›nin bir devrim süreci olarak kendine yabancılaşmasının ve devrimden kopuşunun en temel sacayaklarından birini oluşturmaktadır. İşte tüm bu arka planla, gerek feminizmler içi “bir sistem olarak patriyarka ve yıkımı hedefi” tartışmaları, biyolojik determinizme ve kazanım/hak feminizmine sıkışan anlayışa, gerekse de sosyalizmin Sovyetler’den, Küba’ya, Çin’e kadın kurtuluşu bağlamında yarattığı derin hayal kırıklığıyla, yani bu sıkışmadan çıkış arayışları, iki sistem kuramıyla birlikte sosyalist feminizmin temellerini atmıştır. Özellikle ev içi-görünmeyen emek tartışmalarıyla birlikte şekillenen, Marksizmin yol ve yöntemi kullanılarak ama onun cinsiyet körü olmasının vurgusuyla feminizmin içinde bir yol açılmış ve açıkçası bu yol ayrıca kadınların kurtuluşunu sadece sosyalizmde gören ve devrim-sonrasına iten anlayışla da çok çekişmeli, zor bir tartışma sürecine girmiştir.Sosyalist Feminizm, maddeci/materyalist feminizmin bir alt başlığı olarak, 70’ler ortasında yukarıda saydığımız başlıklar üzerinden çeşitli tartışmalar açmış ve bütün tartışma, örgütlenme sürecinde kadın olarak bir öznelik ve bağımsız örgütlenme temelli örgütlemenin zorunluluğuna ibreyi çevirmişlerdir. Kadınların kadın olmaktan kaynaklı sadece ezildiği değil ayrıca da sömürüldüğü bu ilişki biçiminin bir sistem olduğunu, bunun adının patriyarka olduğunu, patriyarka ve kapitalizmin birbirinin aynısı sistemler olmadığını tespit ederek, bu sistemlerin zaman zaman çatışan ama daha çok birbirini besleyen sistemler olduğunu açığa çıkararak, patriyarkal kapitalizm tarifi yapmışlardır.Karıştırılmamalıdır, sosyalizm mücadelesi, proletarya öncülüğünde bir toplumsal kurtuluş mücadelesi iken; feminizmin ise bu toplumsal grup içerisinde özgül bir biçimde yer alan kadınların kurtuluş mücadelesidir. Haliyle ikisinin birbirinden rol çalması yada birbirlerinin yerine geçmeleri bu sebeple mümkün değildir. Ayrıca bugüne kadar ki okumalarda, kadınların kapitalizmde daha fazla sömürüldüğü tespitinin yanında neden cevabının açıkta kaldığını ve cevabın tam olarak bugüne kadar eksik bırakılan patriyarkanın bir sistem olduğu analizinde bulunabilmiştir. Bu bağlamda sosyalist feminizmin ikili sistem kuramında, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi kapitalizm ve patriyarka arasında bir diyalektik ortaya koyar ve beslenme ilişkisini de teşhir eder. Bu sebeple patriyarkayı yıkmanın önkoşulunu sosyalizm olarak belirlerken, sosyalist (ayrıca komünist) bir toplumun temel koşulunun da kadın kurtuluş mücadelesinden dolayısıyla feminizmden geçtiğini de belirterek, bağımsız feminist bir örgütlenmenin zaruretinin altını büyük puntolarla çizer. Bizim katıldığımız ve programımızı oluşturduğumuz bir okuma olarak, kadınların sadece patriyarkaya değil aynı zamanda “yeniden-üretim” ilişkisiyle kendilerini sömüren kapitalizme karşı da mücadelesinin birlikte sürdürülmesi gereken ikili hattı olarak görmekteyiz. Son Olarak Bütün bu sebeplerle Kadınların Kurtuluşu olarak feminizmi kadın kurtuluş mücadelesinin en ileri mevzisi görerek, aynı zamanda sosyalist feminist olmayı, yani kadınların gerçek kurtuluşunun ancak iki bağlamda sistem dışı, kapitalizmi ve patriyarkayı yıkmayı, hedefleyen bir mücadelede görmekteyiz. Önkoşulu sosyalizmde olan bir mücadeleyle, kadın hareketinin/kadınların bir devrim perspektifiyle karma yapıların içinde yer almasının yanında, esasta bağımsız feminist mücadeleden geçen ve ancak erkeklerden, devletlerden ve sermayeden bağımsız bu mücadele hattıyla patriyarkanın yıkılacağı ortadadır. Bu bağlamda bizler Kadınların Kurtuluşu olarak ideolojik olarak birlik, örgütsel olarak bağımsız-özgün/ özerk bir örgütlenme perspektifine sahibiz. Örgütlenme içeriğinin yanı sıra, feminist zor’un Sufrajetler bağlamında kendini kurduğuna ve doğuş itibariyle temel kaynaklarından biri olduğuna yukarıda detaylı bir şekilde değinmiştik. Yine Kadınların Kurtuluşu olarak bizler, feminist zor gücü ve feminist militanlığı esas aldığımız bir çizginin kadın kurtuluş mücadelesine gerçek anlamda başarı getireceğini belirtmekteyiz. Kadınların devrim güçlerinin içinde yer almalarıyla birlikte kadın olarak kendi öz güçlerini kurmalarının kadın mücadelesinin temel anahtarlarından biri olduğundan hareketle, kâh Ortadoğu’da femina ile dalgalanan kadın güçleri, özsavunma birlikleri kâh da Orta-Güney Amerika’da feminist kolektif öncülüğünde açığa çıkan kadın/feminist militanlığı sahiplendiğimizi de beyan ediyoruz. Ayrıca, 3. Dalgayla birlikte ikili cinsiyet dayatmasına ve biyolojik determinizme karşı lgbti+ ve transfeminizm feminist mücadelede öznelik tartışmasında çığır açan yeni tartışmalar, yeni yollar açılmıştır. Bu bağlamda Kadınların Kurtuluşu olarak bizler, kadın kurtuluş mücadelesinin öznelerini natrans, trans, hetero, lezbiyen, biseksüel, interseks… bütün kadınlar+ olarak tanımlıyoruz. Ayrıca her türden trans dışlayıcılıkla, heteropatriarkal devlet başta olmak üzere karma kurullarda, partilerde, sosyal medyada bulunduğumuz her alanda mücadele içinde olduğumuzu deklare ediyoruz. Ve LGBTİ+’lara bir cadı avı gibi yükselerek artan, iktidarın fobik şiddetinin baskılarına karşı da feminizmler içi derinleştirilmesi gereken bir ittifakın daha da elzem olduğuna işaret ediyoruz. Son olarak, yine Feminizmin doğuşu kadar yaşı olan siyah feminist hareketin “beyaz” feminizme itirazlarına 3. Dalgayla birlikte sömürgecilik sonrası feminizmin çok güçlü itirazları da eklenmiştir. Sınır tanımayan feminizm olarak da kendini tanıtan sömürgecilik sonrası/karşıtı ve siyah feminizm sadece teorik bağlamda değil de uzun yıllardır Kadınların Kurtuluşu olarak stratejik olarak benimsediğimiz, politik-pratik hattımızla içinde olduğumuz bir tutumdur. Kendi kadın kurtuluş mücadele hattımızı her türden sömürgeciliğe, emperyalizme, faşizme de karşı kurarak örgütlendiğimiz toprak larda kendi kurtuluşumuzu Kürt kadınların kurtuluşundan ayrı görmeyerek on yıllardır stratejik ortaklık temelinde birlikte/birleşik mücadele yürütmekteyiz. Kürt, Zapata, Siyah, Göçmen… dünyanın her yerinde sömürgeci patriyarkaya karşı direnen kadınların hemen omuz başındayız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir