KAZANIMLARIMIZDAN VAZGEÇMİYORUZ!

PELİN ÖZKAPTAN

Geçtiğimiz günlerde Yeni Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını isteyen kadınlarî hedef aldı. Ama biz biliyoruz ki Dilipak’ın tavrı yalnızca kişisel görüşleri değil, kadınlara/kadın mücadelesine nefretini örtülü ya da açıktan kusan koca bir sistem var karşımızda.

Öncelikle, kadına yönelik şiddet konusunda bağlayıcılığa sahip ilk uluslararası sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’ni hedefe koyan tartışmanın fitillendiği ana gidelim. Geçtiğimiz ay, AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş, bu sözleşmenin imzalanmasının yanlış olduğunu ve Türkiye’nin sözleşmeden çekilebileceğini söyledi. Oysaki yeri geldiğinde ‘sözleşmeyi ilk imzalayan ülke olmakla’ böbürlenen bir iktidardan bahsediyoruz. Peki bu açıklama, iktidarın sözleşmeye ilk saldırısı mı? Elbette ki değil. Biz, gerek AKP’nin gerekse ana akım medyanın sözleşmeyle olan savaşına uzun zamandır tanıklık ediyoruz. Kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik nefret söylemleriyle meşhur olan Yeni Akit, allem edip kalem edip her fırsatta, sözleşmenin, bu toplumun ‘aile yapısına ne kadar da zararlı olduğunu’ öne sürüyor. Tabi ki Akit yalnız değil. Bir de cinsiyetçi haber diliyle, kadın-LGBTİ+ düşmanlığını ve şiddeti meşrulaştıran büyük bir medya ağı var.

Kadının giydiği kıyafet, sokakta olduğu saat, birlikte olduğu erkek üzerinden maruz bırakıldığı şiddet ‘ama o da hak etmiş’ kıvamında sunuluyor okuyucu-izleyiciye. LGBTİ+ bireylere yönelik fobik saldırılar meşrulaştırılırken, saldırıya maruz bırakılan kişinin isim ve fotoğrafını yayımlamaktan geri duymadan medya, fail erkeğin kimliğini sır gibi saklamayı görev ediniyor. Kadınların sorunlarını konuşurken mikrofonu erkeklere uzatmakta gariplik görmeyen medya, kadınların seslerini yükseltmelerini ‘cık cık cık’ nidalarıyla takip ediyor. İstanbul Sözleşmesinin erkekleri “mağdur” ettiği söylemleri medyanın bir yanını oluşturuyorken erkek şiddetine maruz bırakılan ve “korunmadığı” için katledilen kadınların haberleri ve onlar için verilen adalet mücadelesi diğer yanını oluşturuyor.

Basın organları bunları eylerken, erkek şiddetinin üzerini örtmenin temel sacayaklarından biri haline getirilen yargı da sözleşmenin uygulanmasını imkansız hale getirip, tabir-i caizse failleri ön kapıdan tutuklayıp, arka kapıdan salıveriyor. Kendi hukukunu bile tanımayan bir sistemle mücadele ediyoruz.

Mücadelemizle kazandığımız haklarımıza yapılan saldırılar bu kez de “İstanbul Sözleşmesinden çekileceğiz” denilerek tırmandırıldı.

Şiddeti engellemeye dair etkin maddelerden oluşan İstanbul Sözleşmesi’nden çıkma tehditlerinin sürdüğü bugünlerde kadına yönelik şiddette nasıl bir tablo var peki önümüzde? Bu tartışma başladığından beri sayısız kadın öldürüldü, LGBTİ+’’lar, son olarak Antalya Side örneğinde olduğu gibi devletin askerinin de içinde olduğu kişiler tarafından fiziki ve psikolojik şiddete maruz bırakıldı, kadınlar için ev, ‘mezara’ dönüşmeyi sürdürdü. Muğla’da Pınar Gültekin, Muş’ta Fatma Altınmakas, Ankara’da Emine Yanıkoğlu, İstanbul’da Derya Aslan, Diyarbakır’da Mücella Demir…. Çoğunlukla en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüler. Uzayıp giden listede yer alan kadınların hepsi de birer rakam değil, yaşam. Yarım bırakılan yaşamları, sözleri, çığlıkları, gülüşleri, hayalleri de bize emanet şimdi.

İktidar, bu şiddetteki artışa karşı ise –sanki mevcut yasalarını uyguluyormuş gibi- ‘Şiddet ile mücadelemiz sözleşmeden ibaret değil’ savunmasında bulunuyor. Bu noktada şunu vurgulamak gerekir ki; onların şiddetle bir mücadelesi yok. Aksine bunu katmerleyen, faillerin sırtını sıvazlayan, yeri geldiğinde emri veren bir siyaset anlayışı var. Erkek egemen sistemin bugün ki cisimleşmiş hali olan AKP-MHP iktidarı kadın düşmanlığını derinleştirerek biz kadınların yaşamlarını daha büyük bir şiddet sarmalının içine çekmeye hızla devam ediyor. Çocuğa, kadına, LGBTİ+lara dönük şiddetin her biçimi ve boyutuna dair uygulanmayan yasal tedbirler dahi AKP-MHP iktidarının hedefi haline geliyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı devletleri yükümlü kılan devletlerde kadınların uygulanması için verdikleri mücadeleye bugün Türkiye’de sözleşmeden çıkılmaması hatta uygulanması için verilen mücadele eklendi.

Polisinden sokaktaki erkeğe, evdeki erkeğe, yargısından Meclis’ine herkes birleşip, ‘o saatte orada ne yaptığımızı’ sorguluyor. Bu noktada birleşiyor erkeklik. Bizse kararlılıkla bıkmadan, yılmadan ve asla itaat etmeden tekrarlıyoruz: “Geceleri de sokakları da meydanları da terk etmiyoruz.”

Tüm araçlarıyla bizi susturmaya, geri adım attırmaya, hapsetmeye, öldürmeye odaklı bir patriyarka varken, işler onların istediği gibi gitmeyecek. Şiddetlerini yönelttikleri her köşe başında, her evde, her iş yerinde, her adımda bizi bulacaklar karşılarında. Biz kadınlar nasıl ki İstanbul Sözleşmesi ve bütün yasal kazanımlarımızı mücadelemizle inşa ettiysek ve nasıl ki uygulanması için mücadele ettiysek bugün de birlikte mücadelemizle kazanımlarımızı koruyacağız.

Onlar yok etmeye çalıştıkça biz sağlamlaştıracağız kazanımlarınızı.

Onlar kısmaya çalıştıkça biz gürleştireceğiz sesimizi.

Onlar unutturmaya çalıştıkça biz hatırlatacağız yaşamdan koparılan kız kardeşlerimizi.

Onlar susturmaya çalıştıkça biz yankılandıracağız kahkahamızı.

Onlar karartmaya çalıştıkça biz gökkuşağına boyayacağız dünyayı.

Çünkü biliyoruz gücümüz birliğimizden, inancımızdan, öfkemizden ve yine biliyoruz ki “Ancak böyle yenilecek kadın düşmanı erkek.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir