Kadınların Kurtuluşu Ne Diyor?

 

 

1- Erkek Şiddeti 

Şiddet, çok boyutlu bir olgu olarak, sistematik bir şekilde her alanda kadınlar
üzerinde erkek-devlet ve erkekler aracılığıyla kendini gösterir. Kadınlar
sınıflı, cinsiyetçi toplum ve devlet pratiği var olduğundan beri pek çok
biçimde, sistematik olarak şiddete maruz kalırlar. Erkek şiddeti, erkek egemen
sınıflı devletleşmenin günümüzdeki modeli olan patriyarkal kapitalist düzenin
devamlılığı için gereken en önemli araçlardan biridir ve sistematiği bozulduğu
an, eril iktidar bütünlüklü bir biçimde tehlikeye girmektedir. Bu mekanizmanın
en önemli motor güçlerinden biri, erkek egemen toplumun bir yansıması, ifadesi
biçiminde, erkek şiddeti olarak tezahür etmektedir. Erkek şiddeti, birçok
biçimde gündelik hayatlarımızda karşılık bulmaktadır. Hem “ev” içinde
görünmeyen bir biçimde hizmet etmeye zorlanıp, erkeklerin istediği yemeği yapmadığımız,
tuzluğu uzatmadığımız, ayrılma ve/veya boşanma hakkımızı kullandığımız için
erkekler yaşamlarımızın her alanında zor ile tahakküm kurmaya çalışmaktadırlar.
Fiziksel şiddetin yanında, psikolojik, cinsel pek çok biçimleri ile bizler
itaat etmeye zorlanmaktayız. Bütün ahval münferit, özel, tek tek erkeklere
içkin olmanın ötesinde, patriyarkal kapitalist devletler ve onların
temsilcileri tarafından devam ettirilmektedir. Polis, ordu, yargı gibi zor
aygıtları ya da medya, okul vb. gibi rıza aygıtları aracılığıyla kadına
şiddetin
“sözde” meşruluğu savunulmaktadır. İstenilen kadın rollerine rıza göstermeyen
her kadının şiddeti zaten en baştan meşruuyken, rıza göstermek de şiddetten
kaçış için hiçbir koşulda yeterli değildir. Kadın katillerinin, tecavüzcülerin
korunması, yeterli ve gerekli önlemlerin alınmaması aksine kadına biçilen
“yetersiz, narin, korunmaya muhtaç” kodlarının her politik düzlemde devam
ettirilmesi, özgürlüğünü ve özgürlüğü savunan kadınların ise “cadı, kötü,
marjinal vb” ilan ettirilmesi tecridin devam ettirilmesi bütün okumanın en
somut göstergeleridir. Üstelik haksız tahrik indirimleri, cüzi cezalar,
özsavunma uygulamak durumunda bırakılan kadınların karşılaştığı yargı
kararları, korumanın çıkarılmaması, kadın “sığınma” evlerinin yetersizliği,
medyanın sınırsız cinsiyetçiliği, gözaltında tacizin tecavüzün sistematik bir
işkence yöntemi olması ve cezasız-lığı sayısız pek çok örnekle erkekler
korunmaya da devam edilmektedir. Sadece geride bıraktığımız 5 yıl-da kadınların
maruz kaldığı erkek şiddetine dair verilere baktığımızda,2010-2018 yılları
arasında öldürülen kadınların en az 2110’unun erkekler tarafından katledilmiş
olduğunu görmekteyiz. Öldürülen her iki kadından biri, kocası veya eski kocası
tarafından öldürülmüştür. 235’i, boşanma/ayrılma sürecinde meydana gelmiştir.
114 katliam ise, kadınların yetkili devlet birimleri ile görüşüp koruma talep
etmesine rağmen gerçekleşmiştir. Bir “feminicide/cins-kırım” biçiminde süre
giden tüm bu kadın katliamlarının yanında, mobing, taciz, tecavüz, emek gaspı,
sömürü gibi pratikler ile şiddet, her an kadın bedeni üzerinde kendisini
yeniden var etmektedir. Tüm veriler, kadınlara yönelik erkek-devlet şiddetinin
tesadüfi olmadığını; patriyarka ile kapitalizmin doğuş ve kök itibariyle
temelden birbirini var eden ve yeni-den üretmeye mahkum olgular olarak
kadınlara dönük saldırısının ise sis-tematik bir “terör” boyutunu aldığını
göstermektedir. Ancak tüm bu istatistiki verilerin yanında, erkek-devlet
şiddetinin saldırılarını teşhir eden ve aşan bir kadın mücadelesinin de
büyümekte olduğu, reddedilemeyecek bir gerçek. Her yanımızı kuşatan şiddet ve
savaş, erkek egemenliğinin en çok beslendiği ortamı yaratırken, sınırları aşan
ve kadın dayanışmasını yükselten sosyalist feminist mücadelesi, erkek
egemenliğinin beslendiği tüm koşulları yıkarak özgürleşmemizi sağlayacak yegâne
aracımız olarak önümüzde durmaktadır. Yaratılan kadın örgütlülüğü, lokal kadın
derneklerinin çalışmaları, kadın evleri, kadın belediyecilik anlayışı, kadın
medya ağları pek çok alanda devam eden erkek egemenliğin saldırılarına karşı
azımsanmayacak başarılar elde etmiştir. Ayrıca cinsel şiddete, tacize, tecavüze
boyun eğmeyen ve şiddetle karşılaştığı anda özsavunmasını gerçekleştirmek
durumunda kadınların tavrı ve etrafında örülen kadın dayanışması da kadınları
yaşatmaya devam etmiştir. Kadınlar olarak bizlerde erkek egemenliğine karşı
direnişi yükselten kadınların yaydığı bu umudu taşıyoruz ve erkek-devlet
şiddetine karşı hep beraber yaşamlarımızı savunuyoruz. Kadınları yaşatacak tek
gücün örgütlü kadın dayanışması olduğunu bir kez daha vurguluyoruz.

2- Bedenimiz Bizimdir

Tarih boyunca kadınların ortak ezilmişliği sınıflı patriyarkal sistem
ve temsilcisi erkekler tarafından kadın bedenine dair kapsamlı politik bir hat
üzerinden ilerletilmiştir. Özgür bir biçimde kadına ait olan beden, erkeklerin
kendi bedenleri dışındaki bir uzvu olarak okunmuş, kadınların kendi bedeni
üzerinde-ki bütün hakları erkekler tarafından gasp edilmiştir. Erkek için
yaşayan, onun için çalışan, onun için “üreyen” bu yeni “kadının” bütün iradesi
sıfatların değiştiği ama cinsiyetin baki kaldığı bir biçimde erkekte olmuş-tur.
Yani, kadınla erkek arasındaki ilişki de bir iktidar ilişkisi temelinde
şekillenerek kadının bedeni, beyni, cinselliği baskılanmış, erkeğin kendini
kadının karşıtı ve hâkimi olduğu iktidar konumlandırmasına yol açmıştır.
Politik, ekonomik, toplumsal, kültürel örgütlenme biçimlerindeki tüm bu
hiyerarşiler kadının bedeni üzerindeki baskılama ve iktidarı kullanma yoluyla
müdahaleler sistematikleştirilmiştir. Kadınlar, bu ortak ezilmişliği ve bunun
sınıflı patriyarkal sisteme ve toplumsal örgütlenme biçimlerine dair
dayanaklarını sorgulamaktan yola çıkarak erkeklerle ve erkek egemenliğiyle
mücadeleyi hedeflemiştir. Kadın bedenine ve cinselliğine dönük onun iradesi
dışında her türlü müdahaleye karşı mücadeleyi önüne koymuştur. Tarih boyunca
ortaya çıkan ve ezen-ezilen ilişkisi üzerine kurulu bu sınıflı toplumsal
sistemler kadın cinsinin ikincilliğini ve bu ikincilliğin yarattığı
ezilmişliğini beslemekle kalmamış, var oluşlarının temellerinden birini de
kadın cinsinin ezilmişliği üzerine kurgulamıştır. Kapitalizmin “modern
zamanlarına” dışarıdan bakanlar kadının da erkekle eşit haklara sahip olduğunu,
eğer isterse erkekler kadar özgür yaşayabileceğini beyinlerimize kazımaya
çalışsa da, yukarıdaki örneklerde yoruma yer vermek sizin kapitalizmin kadına
bakışını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bu bağlamda Kadınların
Kurtuluşunun esas aldığı üzere kadın bedeninin özgürleşmesine giden yolun
kadının kurtuluşundan geçişini görmek elzemdir. Kadının bedenine
yabancılaştığı, seks köleliğinin yönetsel boyutunun yine en temel yapı taşının
mülkiyet ilişkilerine dönüştüğü, metalaştırılan bedenin özgürleştirilmesindeki
yegâne koşulun kadın kurtuluş mücadelesinden geçtiğinin kabulü de hiç şaşmaz ki
öz koşulu ekonomik bağlamda ezme ezilme ilişkilerinin son bulması olan
ideolojinin de kabulü olması kadar gerçektir. Çünkü mümkündür ki kadının
ezilmişliğinin ekonomik boyutta özgürleşmesiyle olan bağları, beden özgürlüğüne
giden yolun bağlarından biridir. Tüm bu sebeplerle bütünleşiyor ki kadın
bedeninin metalaşması ve mülkiyet ilişkilerinin içine sokulması kadının
üzerinde ki tahakkümün bir parçası olmasıyla kadının. Kadının toplumsal
cinsiyet rolleri ev içerisinde “erkeğini tatmin etmesi gerektiği eğer tatmin
etmezse aldatılmanın meşrulaştırıldığı” üzerinden devletin en küçük yapı birimi
olan aile de yeni-den üretilmesini sağlar. Emperyalist savaşlarda kadın bedenin
toprak parçasıyla eş değer olarak görülmesiyle kadınların savaşlarda birincil
düzey de hedefleştirir. Tecavüz ve cinsel işkenceyi hâkimiyetin başlıca
gerekliliği olarak görür. Cinsiyetçi eğitim sistemi ile müfredatlarda kadın
bedeninin gizlenmesi gereken “ayıp” bir şey olduğunu anlatarak
uygulamalarda kadın öğrencilerinin kıyafetlerinden başlayarak nesneleştirir.
Kendi kalıplarına sokarak sömürüsünü kolaylaştırarak kendi düzeninin
devamlılığını sağlamayı amaçlar. Yasalarını erkeklerin güvencesi olarak
düzenler. Kadın sömürüsünü yasalarla meşrulaştırmaya çalışarak kadın bedeni
sömürüsünü (tecavüz, cinsel işkence, taciz)olaylarının önünü açar. Tüm bunlara
karşın kadınlar bugün var olduğu her alanda daha çok direnişi kuşanarak
dayanışmayı ve birleşik kadın mücadelesini yükseltmeye devam ediyor.

3- Emek

Kapitalizmin günümüz politikaları, emekçilerin üzerinde her geçen gün sömürü
ve şiddetini arttırıp, emekçileri parça-başı, atölye tarzı üretim alanlarına
yönlendirirken sözleşmeli-taşeron ve kiralık işçilik ile cendere daha fazla
sıkılmaktadır. Sistem, emek alanına yönelik müdahaleleri ile emekçilerin yan
yana gelme, dayanışma ve örgütlenme alanlarını dağıtmaktadır. Emeğin en formel
sektöre kanalize edilmesiyle esnek ve güvencesiz çalışma modeli emekçiler için
yeni sorunlar ortaya koymaktadır. Patriyarkal kapitalizm ucuz emek ve enformel
sektör üzerinden yükselişini, temel sömürü alanlarından biri olan ‘’kadın
emeği‘’ üzerinden gerçekleştirmektedir. Modern-kapitalist devlet “kadın”
koduyla, yine kendi yaratımı olan özel ve kamusal alan üzerinden, kadını özel
alana hapsetmiş ve kamusal alanı, haliyle özel alanı da erkeklerin denetimine
bırakmıştır. Bu noktada kadının ücretli emeği de, görünmez(ev-içi) emeği
üzerinden değerlendirilerek esas ve yardımcı görev olarak ikiye ayrılmıştır.
Kadın evde esas“görevli” konumundayken, piyasada ancak evdeki işlerini
aksatmaması ve erkeklerin boşalttığı ve çalışmak istemediği alanlarda çalışmak
zorunda kalmıştır. Kadın emeğinin işgücü piyasalarına katılımı kuralsız işleyen
emek yoğun sektörde, kayıt dışı sektörde ve evde üretimde artmaya başladı.
Kayıt dışı sektörün ihtiyaç duyduğu sigortasız, sendikasız ve düşük ücret-le
çalışmaya hazır işgücü ihtiyacı, bu sektörlerdeki işgücünün feminizasyonuna yol
açmıştır. Aynı zamanda kadınlar bu yolla, daha düşük ücrete mahkûm edilerek,
hayatlarını tek başına idame ettiremediklerinden, sistemin sürerliğini
sağlayacak olan“kutsal aile” evliliklerini yapmaya itilmekte ve kadını erkeğe
bağım-lı kılan bu süreç kendini yeniden üretmektedir. Postfordizm dönemi, bilgi
teknolojilerinin ivme kazandığı, bilgi çağına girdiğimiz bir süreci
içermektedir. Bu çağ, çalışma alanı bakımından bahsettiğimiz vasıfsız ucuz emek
gücünü kapsarken, aynı zamanda azınlıkta, yüksek vasıf gerektiren yeni bir iş
gücü alanı da oluşturmuştur. Bu durum işçilerin birliği açısından ayrı bir
tehlike oluştururken, aynı zamanda kadın işçilerin var olan patriyarkal
sistemden kelli gerekli eğitimi alamamaları, alsalar da genelde bu tarz işlere
“layık” görülmemeleri sebebiyle kadın ve erkek işçi arasında daha büyük bir
uçurum yaratmaktadır.Kadınlar, işçi, emekçi, mülksüz kadınlar yüzyıllardır
emekleri için,“sınıf dayanışmasını bölen feminizm/kadın mücadelesi değil
patriyarkadır” şiarıyla hakları hayatları için bulundukları her alanda evde
işte okulda seslerini yükselttiler, onlar biçilen hayatları kabul etmeyip
özgürlük mücadelelerini sürdürdüler.Şimdi yeryüzünün her yerinde filiz gösteren
özgürlük eylemleri kadınların eylemleridir.

EMEĞİMİZ BİZİMDİR!

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir