Kadınlar Olarak İsyandayız: ACİL ÖNLE

“Tesadüfen yaşıyoruz”

“Bugün de ölmedik”

Artık hepimiz ne kadar çok kullanmaya başladık bu sözleri. Yaşamlarımız nereden geleceği; ne zaman bizi bulacağı, vuracağı belli olmayan çoklu savaş alanlarından geçiyor. Gerçekten hepimiz bir cephenin içindeyiz. Her yıl iki bini bulan işçi katliamları, zırhlıların altında ezilen, “faili meçhul” kurşunlarla, mayınlarla yaşamından edilen Kürt halkı, göç yollarında, Ege’de Meriç’te nefretin içinde canından olan göçmenler, sürgünler… Adeta ölüm her an yanımızda kol geziyor, adeta ölüm ülkesinde yaşıyoruz. Ve tabii bütün bu ölümün içinde hem her yerde, hem de “özel” olarak kendine başköşeyi bulan biz kadınlar varız. Sadece geçtiğimiz ay 53 kadın en yakınındaki veya hiç tanımadığı veya onu sevdiğini iddia eden (!) erkekler tarafından; büyük bir nefretle, hiç umursanmadan, canı sıkıldı diye, canını sıktı diye ve daha birçok sebeple katledildiler. Her sınıftan, her milletten, her dinden, mezhepten, görüşten, yaştan hetero patriyarkal kapitalizmle işbirliğine giren erkekler tarafından katledildi kadınlar. Tepede büyük patronlar, reisler, babalar, başkanlar silsilesinin dayanışmasıyla, sistem kendini yeniden üretsin diye bir kez daha öldürüldük.

“Ölmek İstemiyoruz!

Yaşamak İstiyoruz!”

Okuduğumuz, bildiğimiz her bir kadının hikâyesine bakıyoruz şimdi. Sanki hiç yaşamamışçasına öldürülmelerine, ölümlerinin bu denli kolay olmasına isyan ediyor ama şaşırmıyoruz. Verilmeyen uzaklaştırma kararına, gelmeyen polislere, uygulanmayan yasalara, açılmayan sığınaklara, “kadın-erkek eşit değildir” diyerek en tepeden ağızları köpürerek konuşanlara, sırtı sıvazlanan erkekliğe şaşırmıyoruz ama alışmıyoruz, kabullenmiyoruzda. Biz kadınlar “birbirimizin yurdu” olarak önce kendimize dönüyoruz. Yaşamak için biliyoruz ki, önce kendimizi bulmalı, kendimize, kadınlara güvenmeliyiz. Birleşerek güçlenmeliyiz. Bu kapsamda bulunduğumuz yerde kadın dayanışma ağları kurmalı, ilk avazımızda birbirimize koşmalı, mahallelerde, iş yerlerinde, üniversitelerde kadın birimleri kurmalı; derdimizi bilmeli, dermanımızı birlikte aramalıyız. Çünkü ancak böyle yaşayacağız. Bizim dışımızda bizi yaşatmak kimsenin umurunda değilken, kendi öz örgütlenmelerimizle bulunduğumuz yerde haklarımıza, hayatlarımıza, özgürlüğümüze sahip çıkacağız. Tüm örgütlenme ağlarımız yanında, yüzyıllardır direnen kadınlardan gelen, mücadeleyle kazandığımız haklarımız var. Son dönemde AKP-MHP iktidarı tarafından kazanımlarımıza saldırılar hız kesmeden artıyor. AKP yeni rejim çabasında toplum mühendisliği çalışmasının en temel ayağını kadınlar üzerinden kuruyor. Bu kapsamda kadını her fırsatta aileye bağlarken, “aile” kurumunu da kadınların canı üzerinden kuruyor. Uygulamakla zorunlu olduğu ama uygulamadığı İstanbul Sözleşmesi ve6284 yazılı yasayı da bu kapsamda değerlendirebiliriz. İstanbul Sözleşmesi şiddetin tanımını geliştirerek, onu sadece fiziki şiddet olarak adlandırmaktan çıkarıyor ve psikolojik, ekonomik vb şiddet türlerini de bu kapsam içine alıyor. Ayrıca tüm bu şiddet türlerinde devletler için bağlayıcılık sağlayarak, kadına karşı şiddete önleyici zorunlu sorumluluklar getiriyor.  Ayrıca 6284 sayılı yasa kapsamında şiddete maruz kalan kadınlara şiddetten korunma ve sığınak talep etme gibi bir dizi hak tanınıyor. Üstelik tüm bu haklar için herhangi bir yargı kararına ya da merciine gerek kalmadan, sadece karakollara başvurarak bu koruma tedbirlerine ulaşması hedefleniyor. Fakat yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, yüzyıllardır kazandığımız bu haklara yine erkek-egemen sistem tarafından el konulduğunu çok iyi biliyoruz. Açılmak zorunda olan ŞÖNİM’ler açılmıyor ya da yeterli desteği vermiyor; yeteri kadar sığınaklar açılmadığı gibi sığınaklara kabul, şartların iyileştirilmemesi gibi sorunlar katmerlenerek devam ediyor. Şiddete karşı kadınları korumakla yükümlü karakollar, “aile” kavramı çerçevesinde şiddet uygulayan, ölümle tehdit eden erkeklerle kadınları barıştırmaya çalıştırırken, koruma tedbirlerini uygulamaya dahi koymuyor, erkek yargı ise “haksız tahrik indirimi” adı altında kadın katillerini korumaya devam ediyor. Kadınların iş alanlarından adeta bir erkek sözleşmesi sonucunda dışlanarak eve hapsiyle, kadınlar bir yandan sadece ev içi bakıma hapsedilirken, bir yandan da boşanmada tüm bu süreç yokmuş gibi“süreli nafaka” tartışmaları ile büyük erkek mağduriyeti kendine her alanda yer bulabiliyor. Son olarak, erkek şiddetinin tekbir erkeğin o anlık duygusuyla yaptığı münferit bir eylemi, saldırısı olmadığı unutulmamalı. Şiddet tepeden tırnağa en sinsi şekilde örgütlenmiş erkek egemenliğinin kadınlara karşı saldırısıdır. Yok edilmesinin tek koşulu da sistemin özgürlükten, eşitlikten yana yeniden kurulmasıyla mümkündür. Biz kadınlar yaşamak için, yaşatmak için buradayız! Yeryüzünde her gün ezilen, horlanan, istemediği yaşam dayatılan, emeği görünmeyen, değersizleştirilen, sesi kesilen kısılan, istediği saatte istediği yerde olamayan, içindeki şarkısı gözündeki ışığı çok görülen, dünyanın her yerindeki omuzdaşlarımızla, belimizi büken yüklerimizi bölüşürsek işte sınırsız gökyüzü tam karşımızda! Göğsümüze oturan tüm karabasanlara karşı;

Ya Güleceğiz, Ya Güleceğiz!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir