Kadın ve Sinema

Yeşim

Biz kadınlar hayata geldiğimiz ilk günden itibaren belli dayatmalara ve baskılara maruz kalıyoruz. Çocukluğumuzdan yetişkinliğimize, okul hayatımızdan iş hayatımıza kadar birçok alanda bunu görebiliriz. Bu dayatmalar ve beklentiler yansımasını her alanda gösterdiği gibi televizyon ve sinemada da gösteriyor. Kadınlar hem sektörde var olma mücadelesi verirken hem de üretimlerdeki kadın temsili tamamen patriarkal bir bakış açısıyla veriliyor.
Kadınların sektördeki temsiliyet oranlarına bakacak olursak: 2012 yılında yapılan bir araştırmaya göre Hollywood’daki yönetmen, yapımcı, senarist, görüntü ve kurgu yönetmenlerinin sadece %18’i kadın yine 2012 yılında çekilen toplam 250 filmden sadece %9’u kadın yönetmenlere ait. 2013’te yapılan en büyük 250 filmin sadece 6’sını kadın yönetmenler yönetti. 2019 yılının en iyi 100 filminin 12’si kadın yönetmenlere ait (2018 yılında yalnızca 7). Sinema dünyasında dört büyük ödülün (Altın Küre, Oscar, Amerika Yönetmenler Birliği ve Eleştirmenlerin Seçimi Ödülleri) son 13 yılında 273 adaylıktan yalnızca 14’ü kadın yönetmenlere verildi. Son yirmi yılda en çok gişe yapan 2000 filmin ekibinde yer alanlarınsa sadece %22’si kadın. Kamera önünde de durum aynı. Kadın oyuncular erkek oyunculara göre daha az kazanıyor, daha edilgen rollerde oynatılıyor ve daha az repliğe sahip oluyor. 2014 yılının en çok kazandıran 100 filminin sadece %12’sinde başrolde kadın oyuncu var. Bu rakamlar 2013 yılında % 3’ün 2002 yılındaysa %4’ün altındaydı.


Filmlerde kadın karakterler bazen sadece dekor olarak kullanılıyor, elbette kadının olmadığı bir dünyayı gerçekçi kılmak mümkün olmadığı için kadınları filmin özneleri olarak değil sadece kameranın önündeki nesneler olarak da olsa göstermek zorundalar. Kadın filmin öznesi olduğunda ise birçok negatif özellikle donatılıyor; tamamen erkek bakışla, duygusal, mantıklı kararlar veremeyen, kandırılan, sorun çıkaran, erkeğe bağımlı… Kadın karakterler iyi kadın/kötü kadın olarak ikiye ayrılıyor, toplumsal cinsiyet rollerini yerine getiren kadın iyi kadın oluyor. Kadın bedeni metalaştırılmaya ve kadın ‘arzu nesnesi’ haline getirilmeye çalışılıyor.
Fakat elbette sinema ilk ortaya çıktığı ve erkek bir alan olarak kendini var etmeye çalıştığı andan itibaren, kadınlar da sözleri ve eylemleriyle buna karşı mücadeleye başladılar. 1960’lı yıllarda özellikle ABD ve Avrupa’da yükselen kadın hareketleri bu alanda da etkisini gösterdi. 1970’lere gelindiğinde kadın yönetmenler ve oyuncular üzerinde daha çok durularak sinemadaki erkek egemenlik ve cinsiyetçi söylem teşhir edilmeye başlandı.
Laura Mulvey feminist film kuramını üretti ve klasik anlatı sinemasında eril bakış üzerinde durdu. Kadınlar 1972’de eylemlilikleri sonucu ilk kadın film festivalini örgütlediler. Edinburgh Uluslararası Film Festivali’nde (EIFF) gerçekleşen Kadınlar Etkinliği ilk kadın film festivali olarak tarihte yerini aldı. ‘Yeni Dalga Akımının Büyükannesi’ feminist Agnés Varda filmlerinde kadın hikâyelerini anlattı. Tarihin bilinen ilk kadın yönetmeni olan Alice Guy Blaché’in hakkı teslim edildi ve resmi kayıtların iki katı kadar film yaptığı ortaya çıkarıldı.
Günümüzde ‘The Pudding’ gibi kolektifler, kadınların filmlerdeki temsiliyetleri ile ilgili verileri toplayıp paylaşıyor. #Timesup ve #Metoo gibi hareketlerle şiddet, taciz ve tecavüz teşhir ediliyor ve buna karşı bir mücadele örülüyor. Ülkede ve dünyada kadınlar kendi hikâyelerini anlattıkları diziler ve filmler çekiyor. Türkiye’de ve dünyada her yıl Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali gibi 100’ü geçkin film festivalleri düzenleniyor ve etkinliklerde kadınlar bir araya geliyor.
Biz her alanda olduğu gibi bu alanda da isyanımızı haykırmaya, erkek egemenliğin her biçimiyle mücadeleye ve kadrajları mora boyamaya kararlıyız!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir