Gökkuşağının Altında Eşitleneceğiz

Esra- Yıldız

Gökkuşağı bayrağını suç delili sayanların, LGBTİ+ları sokakta polis şiddetiyle, gözaltında cinsel ve psikolojik şiddetle tahakküm altına almaya çalışanların, çeşitli manipülasyonlarla LGBTİ+ öğrencileri tutuklayanların; kampüslerimize saldıranlarla, kayyum rektörlerle irademizi, özgürlüğümüzü, varlığımızı gasp edenlerle aynı olduğunu biliyoruz. Suyu bulandırarak, gökkuşağını siyaha boyayarak kendi çürümüş varlığını devam ettirmeye çalışan heteropatriyarka ve erkek devlet her alanda her aygıtıyla saldırmaya devam etse de biz her zaman transfeminizmi de içeren feminist mücadelemizle her yerdeydik, her yerde olmaya devam edeceğiz.

Türkiye’de gerek heteroseksist erkek devlet gerekse dini, siyasi kurumlar eliyle LGBTİ+’lara yönelik nefret ve yok sayma politikalarının ayyuka tırmandığı bir süreçten geçiyoruz. Elbette bu saldırılar ilk kez karşı karşıya kalınan saldırılar değildir. Bu saldırılar, toplumun neredeyse ezilen tüm kesimlerine yöneltilen, hedef tahtasının tam ortasınaysa kadınların ve LGBTİ+’ların konulduğu kapsamlı bir saldırıdır.

Özellikle pandemiyle birlikte erkek devletin bu virüsü, toplumun ötekileştirilmiş cinsiyet kimlik ve yönelimlerinin temel haklarını daha da zayıflatmak için kullandığına, nefrete teşvik eden açıklamalarla mevcut eşitsizliği daha da derinleştirdiğine tanık olduk. LGBTİ+’lara yönelik saldırıların %110 arttığı, böylesine bir kriz ortamında çalışma ve geçinme olanaklarının sağlanmadığı, en temel haklardan biri olan sağlık hakkına dahi ulaşımda ayrımcılığın söz konusu olduğu süreç, bu derinliğin dipsiz bir kuyuya uzandığını gösteriyor.
Bu süreçte, LGBTİ+’ların maruz bırakıldıkları durumlardan bir tanesi de hiç şüphesiz emek sömürüsü oldu. Gerek özel sektör alanlarında gerekse kamuda LGBTİ+’ların çalışmasının somut karşılığı ya kimliklerini gizleme zorunluluğunu ya da ayrımcılığa maruz kalmayı doğuruyor. Bunun yanı sıra en ufak bir hatada işten atılma tehditleri, iş gücü ve çalışma saatlerinin daha fazla olması, sosyal güvencelerinin tehdit altında olması uygulanan şiddetin boyutunu gözler önüne seriyor. Bu güvenliksiz ortam çalışma alanlarında olduğu kadar ev içi yaşamda da tehdit unsuruna dönüşmüş durumda. Cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimlikleri nedeniyle hayatın her alanında saldırıya uğrayan LGBTİ+’ların ev içinde de bu saldırıların odak noktasında olduğunu ve birçok durumda şiddet, nefret cinayetleri suçlarının faili olan “aile” evlerinin, en yakınındaki erkekler tarafından LGBTİ+’ların yaşamında büyük bir tehdit olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra bu suçlara bir teşvik de suçluları cezasızlıkla ödüllendiren emniyet birimleri ve yargı eliyle gerçekleştiriliyor. LGBTİ+’lara yönelik gerçekleştirilen şiddet polis tarafından soruşturulmaya değer görülmüyor, şiddet mağdurlarının ifadeleri çarptırılıyor, yargı eliyle anayasa önünde eşit hak ve yükümlülüklere sahip LGBTİ+’lara yönelik ayrımcılık devam ettiriliyor.

Tüm bu süreçler bütünü, sistematikleştirilen şiddetin, nefretin, yok saymanın hayatın her alanına sirayet eden yansıması olarak karşımızda duruyor ve İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasının hayati önemini bir kez daha gösteriyor. İstanbul Sözleşmesi cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri temelinde gerçekleşen şiddete maruz kalan herkes için bir güvenceyken “eşcinselliği meşrulaştırıyor” söylemleriyle eşcinselliği gayrimeşru gören egemenlerin, ailenin heteroseksist yapısını kutsayanların saldırılarıyla sözleşmenin tartışmaya açılması, LGBTİ+’lara yönelik saldırıları ve güvencesizliği tırmandırıyor. Temelde beslendiği noktalardan biri de homofobi-transfobi olan hetero-patriyarkal sistem, üzerinde durduğu kırılgan zemini bu saldırılarla güçlendirmeye çalışıyor. Ancak böyle bir politik tahayyülle patriyarkanın, heteroseksizmin bir bütün olarak tasfiye edilebileceğinin bilincinde olan erkek devlet, haklarından ve kazanımlarından vazgeçmeyen, kurtuluş ve özgürlük mücadelesini hayatın her alanına taşıyan kadınlara ve LGBTİ+’lara yönelik gizleyemediği korkusunu sözleşmede gedikler açarak bastırmaya çalışıyor ve sözleşmenin bütünlüğünü tehdit ederek kendi varlığını sürdürmeyi hedefliyor. Bu tehdit, temelde İstanbul Sözleşmesi’ne suni gündemlerle LGBTİ+’ları hedef göstererek saldırmakla gerçekleştiriliyor. Ancak patriyarkayla ve onun tahakkümüyle mücadele ederken heteroseksizmle uzlaşmak mümkün değildir ve sözleşmenin politik tahayyülünü zedeler niteliktedir. Bir boyutuyla da eşcinsel, biseksüel ve trans kadınların hem patriyarka hem de heteroseksizm tarafından ezilen büyük bir kesim olduğu göz önüne alındığında, “kadına yönelik şiddet” yalnızca natrans kadınlara yöneltilen bir tahakküm olarak görülemez ya da trans kadınlar, dışlayıcı tamamen biyolojik determinist bir okuma ve ikili cinsiyet rollerine dayalı bir şekilde “kadınlık” okuması dışında bırakılarak, heteropatriyarkanın saldırıları meşrulaştırılamaz.

LGBTİ+’lara yönelik saldırılar hayatın her alanına sirayet ettiği gibi, kampüslerde de kendini var ederek nefreti beslemeye devam ediyor. Boğaziçi Direnişiyle birlikte gelişen süreçte üniversiteyi savunan LGBTİ+ öğrencilerin hedef gösterilen ve sorumlu tutulan temel odak olduğu görülüyor. Boğaziçi Direnişinin başladığı 4 Ocak gününden itibaren gerek polisle karşı karşıya gelinen sokaklarda maruz kalınan fiziksel şiddetin, gerek gözaltı süreçlerinde maruz bırakıldıkları tecavüz, ölüm tehditleriyle psikolojik şiddetin, gerekse de sosyal medyada hedef gösterilerek, teşhir edilerek gelişen süreçlerin tamamı LGBTİ+ öğrencileri hedef alan süreçler bütünü olarak karşımızda duruyor.

Kayyumun atanmasının ardından başlayan direniş sürecinde LGBTİ+’lar sürecin önemli bir unsuru oldu. Temelde bunun nedenleri, LGBTİ+ öğrenciler için kampüslerdeki özgür ortamın iki kat önemli olması ve kayyumun toplumsal meşruiyetini sağlamak amacıyla ilk olarak LGBTİ+ öğrencileri hedef alacağının öngörüsü olarak sıralanabilir. LGBTİ+ öğrencilerin sosyal medyada teşhir edilerek hedef gösterilmesi, kulüp üyeleri terörize edilerek LGBTİ+ Kulübünün kapatılması bu durumu kanıtlar niteliktedir. Bunun yanı sıra geçmiş dönemde ODTÜ’ye atanan kayyum rektör sonrasında üniversiteye polisin ilk kez onur yürüyüşü esnasında girdiğini görmüştük. Bu açıkça gösteriyor ki, kayyum rektörler eliyle abluka altına alınmak istenen üniversitelerde yaratılan güvenliksiz ortam ilk olarak LGBTİ+ öğrencileri hedef alıyor ve LGBTİ+ öğrenciler yine ya nefretle yaşamaya ya da kendilerini gizlemeye zorlanıyor. Ancak özellikle Gezi ile birlikte toplumsal olarak bir odak haline gelen ve örgütlü mücadeleyle direniş kültürü içerisinde önemli bir konuma sahip olan LGBTİ+ hareketi eşit ve özgür bir yaşam için sokakta, kampüste, her alanda geri adım atmadı, atmayacak. AKP, çürümüş siyasetinin tıkandığı her noktada kendi kitlesini pekiştirmek için nefret söylemlerine başvurup LGBTİ+’ları hedef gösterse de üniversitelerde ayrımcılığa maruz kalmamakla özerk-demokratik üniversitenin kaderinin birbirine bağlı olduğunu biliyoruz. Gökkuşağı bayrağını suç delili sayanların, LGBTİ+’ları sokakta polis şiddetiyle, gözaltında cinsel ve psikolojik şiddetle tahakküm altına almaya çalışanların, çeşitli manipülasyonlarla LGBTİ+ öğrencileri tutuklayanların; kampüslerimize saldıranlarla, kayyum rektörlerle irademizi, özgürlüğümüzü, varlığımızı gasp edenlerle aynı olduğunu biliyoruz. Suyu bulandırarak, gökkuşağını siyaha boyayarak kendi çürümüş varlığını devam ettirmeye çalışan heteropatriyarka ve erkek devlet her alanda her aygıtıyla saldırmaya devam etse de biz her zaman transfeminizmi de içeren feminist mücadelemizle her yerdeydik, her yerde olmaya devam edeceğiz.

Nefretinizle barışmayacağız,

Alışın her yerdeyiz!

Daha çok transfeminizm daha çok eşitlik!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir