“Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı.” Didem Madak

1970 yılında, 8 Nisan’da Füsun dünyaya getirir Didem’i. Kız kardeşi Işıl ise Didem’den beş yıl sonra gelir dünyaya. Edebiyatla tanışmasında Füsun’un etkisi vardır. “Birçok güzel çocuk romanı okudum, bu yüzden mutluluk dendiğinde hep o günleri ve o çocuk romanlarını hatırlarım” der Didem. “O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü Vişne bahçeleriyle dolu, Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin. Bazen ölmek istiyorum. Beni yeniden doğurman için İri, ekşi bir vişne tanesi gibi” Füsun daha 38 yaşındayken kanser yüzünden yaşamını yitirir. O sırada Didem 12, kız kardeşi Işıl ise 7 yaşındadır… Annesinin ölümü, ‘mutluluk günleri’ni bitirmiştir. Didem’in ruhunu öyle yaralar ki; annesinin ölümünün her detayını görebilirsiniz şiirlerinde… Annesine doyamamış olması yaşamında, şiirinde derin ah’lar yaratır. Gizlemez de bu durumu, şiirleri hep acılarından ve ruhundan beslenir: “ben şiirlerimin gizli öznesi değilim, orada beni bulmak çok kolay” der Didem.

Teyzesi, annesinin gençliğinde tuttuğu şiir defterlerini verir yeğenine. Annesinin sevdiği şiirleri yazdığı bu defter Didem’i yazın hayatına daha da yaklaştırmıştır. “Şiir bende bir çocukluk alışkanlığı olarak kaldı” der yıllar sonra bir söyleşide Didem. Şiirlerinde duygu dünyasını keşfettiğimiz şair “Onu ne zaman özlesem hep şiir yazdım” der. Şiirlerinde Füsun’a sıkça yer verir.

Füsun’un ölümünün ardından babası ikinci evliliğini yapmıştır. Ölümün yıkıntısının üstüne çok geçmeden gelen bu evlilik Didem ile babasının arasında bir uçuruma sebep olmuştur. “Evden kaçışımın pembe spor ayakkabıları vardı. Hüzün neydi sanki o zaman Artık kullanılmayan dikiş makinesi annemden kalma. Ölüm neydi sanki o zaman? Bir önseziden başka. Evden kaça- bilirsin artık çocuk, ama kaderden asla! Babam Çıkarılmış bir adam bütün fotoğraflardan”

Liseyi bitirdikten sonra Didem, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okumaya başlar. Üniversitenin ilk yılı okulu bırakır. Üvey annesi ve babasının yanından ayrılmak istediği için tek çözüm biriyle evlenmek gibi görünür. Bunun üzerine evlenir ve okulu bırakır. Sonraki süreç hüsranla sonuçlanan başarısız bir evlilik ve bir sürü zorluk. Eşinden boşanmasının ardından Bornova’da bodrum katında bir daireye yerleşir. Bu bodrum katındaki rutubetli ev ise Didem Madak şiirlerinin doğduğu yerdir. Bodrum katları, “Rutubete dayanıldığı sürece şiir yazmak için çok iyi yerler.” Onun tabiriyle. Bu dönemde kendisine döner, içine kapanır. Ara sıra kız kardeşiyle görüşür.

“Ben acılarımın başını Evcimen telaşlarla okşadım bayım. Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.

İnsan kaybolmayı ister mi? Ben işte istedim bayım.”

İnzivasına çekildiği üç yıl boyunca tasavvufla ilgilenir. ‘Kayıp yılları’ başlamıştır Didem’in. Işıl’a örtünerek kadın kimliğinden sıyrılıp rahatladığını söylediği bu dönemde afla geri döndüğü Hukuk Fakültesi’ni bitirir aynı zamanda. Örtünür, okula döner ,bir de Işıl ile görüşür yalnızca. O yıllar, kaybettiği bir şeyleri aradığı yıllardır aslında; şiire sarıldığı yıllardır.

‘’Rahatça bir Dostoyevski romanına kahraman olabilirdim’’ diye anlatır şair buhranlı yıllarını.

“Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca

Alt katında uyumayı bir ranzanın

Üst katında çocukluğum…

Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden

Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.

Aşk diyorsunuz, limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah’la samimi oldum geçen üç yıl boyunca

Havı dökülmüş yerlerine yüzümün

Büyük bir aşk yamadım

Hayır havı dökülmüş yerlerine yüzümün büyük bir aşk yamadım hayır yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım… saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.”

Didem’in yazdığı şiirlerle ünlü olmak veya para kazanmak gibi bir derdi yoktur. Şiir yazma eylemini şöyle anlatır:

“Masa başında çaba sarf etmediğimi peşin peşin söyleyebilirim.

Benim çok daha laubali bir tarzım var galiba. Hiçbir zaman oturup bir şiir yazayım şöyle diyemedim.

Bir olağanüstü hal şairiyim sanırım. Aniden kalkıp yatağın ortasına bağdaş kurup, salya sümük ağlayarak yazıyorum, bunu yapmaya ihtiyacım oluyor zaman zaman.”

Kız kardeşi Işıl, bodrum katında geçen yıllarında yazdığı şiirleri toplar ve bir şiir yarışmasına gönderir. “Grapon Kağıtları” isimli bu dosya kazanır İnkılap Kitapevi 2000 Şiir Ödülü’nü.

İstanbul’a ödül almaya giden Didem, yarışma öncesinde başörtüsünü çıkarır. Sonrasında ise İstanbul’a yerleşmeye karar verir.

“Bu mahalleye Cenevizlilerden kalmışım Bir elli altı santimlik bir kule olarak

Ferman tarihinse Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında”

Bir çocuğun kibritle oynamasındaki muzipliğe benzetir şiiri Didem. ‘’Hep yangın çıktı’’ der ve ekler:

‘’Birileri hep kaçmamı söyledi. Ancak ben, o yanan yeri ‘grapon kağıtları’ ile süslemeye çalıştım.’’

Şiirlerini yazışını, yaşadıklarını aktarışını ve kendi başta olmak üzere kadın mücadelesini şu sözlerle anlatmıştır:

“Adını şu an hatırlayamadığım bir zenci kadın şair şöyle demiş: Erkekler özgür iradeyi efendi efendi tartıştılar, bizse çığlıklar atarak tartıştık onu.

Çoğunluğu kendini gizleyen, koruyan, gardını alan, ürkmüş insanların yaşadığı bu ülkede bir kadın olarak bana ait bir hayatım olsun diye gösterdiğim çabaya ve kendi serüvenime haksızlık edemem. Bu yüzden hayatımı samimiyet ve cesaretle anlatmak benim için önemli. Benim hâlâ hayatımla ve bir kadın oluşumla ilgili çözemediğim bazı meselelerim var, bu meselelerle samimiyet ve cesaretle boğuşuyorum hâlâ. Bütün bunlar yokmuş gibi davranıp, kitabi şiirler yazamam. Şiirlerim ütüsüz ve buruşuk gezdirdiğim ruhumun diyeti bence. Bu yüzden hepsi benden parçalarla dolu. Bu yüzden biraz ‘kadınsı’, durup dururken bağıran şiirler”

“Hayat beni büyülüyor. Yazarken hayatı sandığımdan çok sevdiğimi, ona hayranlık duyduğumu anlıyorum. Aslında az sonra ölecek birinin gözleriyle dünyaya baktığımızda hayatın her yerinden şiirin fışkırdığını görürüz, önemli saydığımız çoğu şeyin önemini yitirdiğini görürüz. O zaman anlamsız bulduğumuz küçük gündelik hayatımızın aslında anlamlı olduğunu hissederiz. Ben sanırım böyle bir itkiyle yazdığım için biraz telâşlı yazıyorum.”

İstanbul’a yerleştiğinde Timur ile tanışan Didem, evlenir. Hayatına bambaşka bir yön vermeye başlar. Evlenmesinden 3 sene sonra kızı dünyaya gelir. Onun hayatının ikinci Füsun’u. Füsun doğduktan sonra Didem Madak eskisi kadar şiir yazamaz. Ara verir.

“Ama yazgısını yaldızlı çokomel kağıtları gibi,

Tırnaklarıyla düzeltemiyor insan.” 41 yaşında, Füsun daha küçücükken annesi gibi kanserden hayatını kaybeder Didem. Ömrünü annesi Füsun’un acısıyla tüketmişken, onun yazgısını yaşar.

Yakın dostu Müjde Bilir “Bir Füsun’dan diğer Füsun’a evrilen bir yaşam” olarak adlandırır Didem Madak’ın hayatını.

“Vasiyetimdir: En güçlülerinden seçilsin Beni taşıyacak olanlar. Ahtım olsun, Yükleri ağırlaşsın diye iyice, Tabutumun içinde tepineceğim”

24 Temmuz 2011’de ardında üç şiir kitabı ve 3 yaşındaki kızı Füsun’u bırakıp gider…

Didem’e, annesine, Füsun’a, Işıl’a, ölen ve hala hayatta olan tüm kadın-

lara…

“NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım. Onları Muc’a evin karşılığında verdim Çok ucuza. Artık bütün üzgün oluşlarımın adı: Anne.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir