“Ev Hanımı- Siyasi Ev Hanımı!”

Evin Kurgulanışı: Köleden Hanım, Evden Yuva Olmaz

Başlığımıza konu olan ifadenin kendisi Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesi’nden adli kadın tutsaklarla siyasi kadın arasında geçen bir konuşmadan. Bir hastane ring macerasındaki uzun bir konuşmanın ufak bir parçası ama en temel bölümü. Konuşma içerisinde siyasi kadın tutsakların neden içeride olduğu tartışılırken, konu meslek bölümüne gelir ve tutsaklardan biri “ev hanımı”1 olduğunu belirtir. Ve karşılığında adli kadın tutsaktan aldığı cevap şu olur: Nasıl yani, bildiğimiz ev hanımı!”Aslında esas hapisliğimiz de “ev hanımlığıyla” “asiliği” yan yana göremeyen bu şaşırma halinde başlıyor. Çünkü tertemiz bir yuvaya ait olması beklenen, vefakâr, fedakâr bir “an-nenin, bir eşin” nasıl olurda asi bir kadın olduğu bir türlü kavranamaz. Hâlbuki Mariarosa Dalla Costa’nın belirttiği gibi bu mutlak görüngünün aksine “her ev bir sömürgedir”2 Tam olarak bu sebepten ev sınıflı-cinsiyetçi sistemin “üretim ve yeniden üretim” alanlarından biridir. Yani yıllarca bize ezberletildiği üzere aile bu tip toplumun en küçük ama en temel hücresidir. Bu sömürgede, hücrede, kadın bütün gücünü, erkeğe-sisteme aktardığı, sevgi görüngüsü altında ezildiği, bir Sisyphos3 misali her gün yeniden hiç bitmeyen işleri tekrarladığı ve aynı Sisyphos gibi o kaderi delemediği, nefes alamadığı bir pozisyondadır. Üstelik bütün emeği görünmezdir. 4Kadın evde, işçiyi üretir ama açıkta olan işçinin emeğidir, çocuğun doğumundan bakımına kadar tüm emekten kadın sorumlu kılınmışken, çocuğun “sahibi” babasıdır. Kısacası patriyarkal kapitalizmde aile -falimilia- bir familiustur. Familius babanın, erkeğin efendi olduğu; kadın, eş, çocuk, hizmetçi, köle, mülkün erkeğe ait olduğu tüm bu “malların” toplamıdır. Carol Pateman bu durumu “cinsel sözleşme” olarak ifade eder. Bu cinsel sözleşmede “anne-kız-eş-dul” olarak kadın bedenin devrini ifade eder.5 Christine Delphyde, bu durumu erkeklerin kadınların emeğine el koyma süreci olarak tanımlar. Evlilik dediğimiz şey bir iş akdidir. Bu iş akdinde kadının emeği piyasaya çıkmaz çünkü erkek ta-rafından sahiplenilmiştir.6 Sosyalist feministler bütün bu süreci, erkekle beraber ama tikel olarak onu da aşan bir şekilde patriyarkal kapitalizmin el koyma süreci olarak açıklarlar. Bu dönem kadının “beyninden rahmine kadar denetim altına alındığı”, sömürünün gerek sınıf gerek cins bağ-lamında en sinsi ve derin olduğu bir süreçtir.7 Üstelik yuva olarak adlandırılan bu evde duygu ilişkinin bütün yükünü kadınlar çekmektedir. Shulamith Firestone şu çarpıyı soruyu sormaktadır. “Erkekler başyapıt yaratırken, kadınlar ne yapıyordu?(…)Erkekler yazıyor, yaratıyor, kadınlar ise tüm güçlerini bu erkeklere aktarıyordu.”8 Shulamith’in vurguladığı gibi, kadınlar bütünlüklü bir biçimde yok sayılma ile karşı karşıya kalıp, her türlü üretim alanından atılırken, şimdi ikiyüzlü erkek ahlakı bize dönüp şu soruyu sormaktadır. “Siz hiç bilim kadını adı duydunuz mu, kadın yazar, siyasetçi gördünüz mü? Yoktur! Çünkü kadınlar eve içkindir ve gördüğünüz gibi fıtratları gereği en temel becerileri anneliktir.”Virginia Woolf’u kendine ait bir oda talebine iten tam da bu gömme arzudur. Marx’ın ifadesiyle tarih sınıf savaşımlarının tarihidir. Evet, ama aynı zamanda ilk köle olan kadınların isyanlarının ve cins savaşımının da tarihidir. Ki kadın isyanlarının azımsanmayacak bir bölümü doğrudan -indirgemeci bir formda değil tabii- sınıf savaşımlarına içkinken, sistemin işleyiş yasaları itibariyle bütün bu tarihi göz ardı etmek sistemin kökleriyle bağını korumaktan başka bir şey değildir. Sınıfın cinsiyetlendirilmiş ahvaline, sınıflı toplumun ilk kölesi kadınlar her daim karşı çıkmıştır. Peki aslında ikililik düzleminde örgütlense de işleyiş itibariyle bir olan “özel-kamusal alan” ayırımı tam olarak ne zaman şekillenmiş, komünal işbölümünün, karşılılıklığın hakim olduğu örgütlenme modelinden günümüze nasıl geçilmiştir? Çünkü ana akım tarih yazımının aksine kadının ikinciliğini, kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği yaratan ve kadını erkeğe bağlı kılan sistem ezeli değildir. Belirli ekonomik ve birbiriyle ilintiliyle teknolojik gereç ve gelişimin zaptının bir sonucudur. (Kimi Marksist okumaların aksine bütün bu uygarlık sürecini olumlu ilerlemeci perspektifte okumadığımı vurgulamam gerekir) Gayle Rubin bu süreci dişil-erilin kadın ve erkeğe dönüşümü olarak ele alır. Yani günümüzde de ihtilaflara rağmen tartışıldığı biçimiyle sex (cinsiyet) – gender(toplumsal cinsiyet) ayrımına vurgu yapar. Paleolitik ve Erken Neolitik dönemlerde toplulukların avcı-toplayıcı bir biçimde yaşadığı klan tarihine dair feminist antropologların yaptığı çalışmalar, avcılığın güçlü- savaşçı erkek doğasından kaynaklanmadığını, kadınların çocuk, hamilelik vb durumları gözetilerek bu çeşit birbirine üstünlük taşımayan ayırımlara gidildiğini göstermektedir. Üstelik kimi topluluklarda kadınların çocuklarını boyunlarına asarak ava katıldığı ya da çocuğu kadınların avcılıkta aktif olduğu görülmektedir.9 Üstelik avla gelen yemeğin sürekliliği, garantisi olmazken; toplayıcılıkla gelen yemeğin sürekliliği vardır. Kadınlar toplayıcılık yaparken av için keşif bilgile-ri, su kaynakları gibi çeşitli bilgilere ulaşırlar. Bitkilerle oluşan bu haşır neşirlik ilkel de olsa tıbbı yaratmış,bu bilgilerin aktarımı patriyarkal feodal dönemdeki cadı avlarına kadar kadın bilgeliğinin bir parçası olarak o hafızayı oluşturmuştur. Tıp bu hafızayla bakıldığında köken itibariyle bir kadın bilimidir. Fakat bahsettiğimiz tarihi gaspla birlikte “modern” olanı erkekleştirirken, alternatif ayırımıyla “koca-karı” ilacı denilere kaşağılanmıştır. Kadınlar komünal toplumlarda saygı görür, doğurgan-lığı kendine ait görülür, yaşamın her bir noktasında ava katılmasalar bile etin paylaşımından savaşa kadar söz hakları vardır. Tarım Devrimi olarak adlandırılan dönemin ilk aşamalarında tarımda kadının etkinliği devam, özellikle sabanın icadı, hayvanların evcilleştirilmesi ile erkekten yana sonuç içerisinde bir yoğunlaşma ve birikim açığa çıkmıştır. Bu yoğunlaşmanın ilk dönemlerinde bahsettiğimiz gibi ana yerlilik hüküm sürme-ye devam etmiş, ama ekonomik örgütlenmenin baba yerliliğe uyuşan ve onu büyüten modeli sebebiyle ataerki tarih sahnesine çıkmıştır. Baba yerliliğin, sadece erkekle-re has görülen çok evlilik yoluyla, her bir eşin hem emek gücü hem de nüfus arttırımı olarak yeni emek ve savaş güçleri yaratımı, türün devamını sağlaması sebebiyle bu biri-kimin temel ayağı kadın emeği ve bedeni üzerinden gerçekleşmiştir. Örneğin Ova Kızılderililerinde atın evcilleştirilmesi ile daha çok bufalo avlanmış, özellikle kürk ticaretiyle daha çok bufalo avlamak birikim ve güç için elzemleşmiştir. Avcılığın yanında hayvanı parçalayan, işleyen, hazır hale getiren kadındır. Tüm bu büyümeyi gerekli kılan döngü için dışarıdan evlenme ve evlilik yaşının düşürülmesi gibi yeni ilkeler benimsenmiştir.10 Temelde tarıma dayalı yoğunlaşma ise zamanla tahıl ambarlarını ortaya çıkarmış, tahıl ambarlarını kontrol edenlerin şefliğini getirmiş, hatta tahıl ambarlardan tapınak yapılarak ruhban sınıfı ortaya çıkarılmıştır. Sonuç Gordon Childe’ın bahsettiği Kent Devrimi sürecidir. Toplayıcılığın aksine tarım kent kül-türü erkeğin güç itibariyle daha çok hâkim olduğu bir üretim modelidir. Örneğin tarımda verimliliği arttıran sabanın icadıyla kullanımının güç kullanımı bakımından erkeğe daha çok uygun olması sebebiyle yerleşik tarımın ilk sürecindeki kadın kontrolü de erkeğin eline geçmiştir. Tabii 3-5 cümle ile karikatürize ederek geçtiğimiz tüm bu dönem binyılları, karşılıklı çatışmaları içerir. İnsanlar sınıf-cinsiyetli topluma, devlete bir sabah gözünü açarak geçmemiştir. Öyle ki ataerki yerleşikliğiyle birlikte, “ana yerli kültür” devletli toplumlarda dahi kendine yer bulmuştur. Yönetim kadınlarla paylaşılmış (artık sınıflı toplum olması bakımında kadınların yönetime katılımı sadece üst-sınıfı içermektedir); mitos, mitolojilerde kadınlar Tanrılık-Tanrıçalık Panteonuyla varlığını sürdürmüştür, kültürde kadın bedeni işlenmeye devam etmiş, ebelik, ilkel tıp kadınlar eliyle devam ettirilmiştir. Ama hakim durum yönetimin hakim sınıftan er-keklerin elinde olduğu, kadın doğurganlığının erkek soyunun taşıyıcısı olarak okunduğu, aracı pozisyonuna düşürül-düğü hatta kadınların öz-gür cinselliğinin “tapınak fahişeliği” yoluyla redde-dildiği, metalaştırıldığı bir pozisyona evrilmiştir. Bir zamanlar regl dönemlerin-de toprağın verimliliğini arttırmak için çıplak bir şekilde ekin dönemlerinde dolaşan, ayin düzenleyen kadınlar; artık regl sebebiyle kirli görülmüş, dini yönetimlerden ayinlerden kovulmuşlardır. Bu dönem Sümer, Babil, Aztek, İnka, Mısır gibi krallıklarda, Antik Yunan Kent Devletleri’nde, Roma, Pers İmparatorluklarında 18.19. yy Afrika (Temelde Batı-Güneybatı) krallıklarında böyledir.11 Kadının üretimde, klanda toplumda söz sahibi olduğu, özne olduğu bu dönemden “oikospolis” temel ikileminde kadın bütün alanlardan kovularak eve kapatılmıştır. Üstelik erkek bu düzlem içinde iddia edildiğinin aksine sadece kamusal alanın sahibi değil, kamuyu, üretimi elinde tutmasıyla evin de sahibi olmuştur. Famiulus örneğinde bahsettiğimiz gibi, kadın bu alanda “hanım” değil, erkeğin kölesi ve/veya metası pozisyonundadır. Panaromayı hızlıca karanlık çağda olarak isimlendirilen Orta Çağ Avrupası’na getirecek olursak, patriyarkal feodalizmde erkek egemenliği daha kurumsallaşmış ve içkinleşmiştir ama bu dönem de statik-durağan değildir. Sadece baş eğen köleler, yoksul ve sessiz köylüler, patriyarkal feodalizmin-erkeklerin sopası susan kadınlar yoktur. Yoksullar, kadınlar, makamsız rahipler, fahişeler, servetin yüceltilmesine ve onu öven yoz kiliseye karşı ayaktadır. 13 yy’den16 yy’a kadar Avrupa’nın pek çok noktasında, yoksulların hakiki kili-sesi talebini yükseltenler ayaktadır. Ama 1343-1352 yılları arasında Avrupa nüfusunu kırıp geçiren Kara Ölüm-Veba ile birlikte kadının be-den denetimi daha da kritikleşmiştir. Nüfusun azalması, üretimin düşmesi, kıtlığın baş göstermesiyle Heretik Hareket daha da alevlenirken, cezalar da daha üst perdeye taşınmıştır. Çünkü nüfus artışı sağlanmalı haliyle doğum kontrol yöntemleri, kürtaj tamamen unutulmalı var olan-olacak nüfus da aktif bir biçimde üretime katılmalıdır. Bu durum ilk önce gözleri Heretik Harekete çevirmiştir. Çünkü “keder ülkesine yeni köleler getirmek istemeyen kadınlar” doğum kontrol noktasında denetimi ağırlık-ta kendilerine alırken, dayatılan aile kavramı ve rolleri yerine bedeni ve cinselliği noktasında daha özgür olan kadınlar bu hareket içerisinde örgütlenmektedir. Haliyle Kilisenin/devletin karşı olduğu her şey bu hareket içindedir: Zenginliğin reddi, kilisenin yoksullaşması, insanlar arasında eşitlik, kadınların özgürlüğü. Daha sonra bu hareket içinden çıkan “cadılık miti”, Avrupa’nın pek çok noktasın-da sayıları beş yüz bini aşan davayı bulacak kadar yayılmıştır. Cadı avları kadın emeğini, mülkünü, mülk hakkını topyekun kadınlığı beyinden rahme kadar sömürecek bir noktaya dönüşmüştür. Özellikle toprak çitle-menin olduğu yerlerde davalar uçlaşmış, çitlemenin, özel mülkiyetin olmadığı yerlerde ise cadı davalarına rastlanmamıştır. Cadılık miti sadece Avrupa’da sınırlı kalmamış, Avrupa tarafından işgal edilen Amerika plantasyonlarına dahi yayılmıştır. Cadı ve yamyamlık kardeş mitleri, doğmakta olan “Yeni Avrupa’nın” can damarlarını oluşturmuşlardır. Öyle ki erkeğin efendiliği köleler arasında yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.12 Amerika’da kurulan plantasyonlarda dahi, köleler arası evlilik, “eş” ilişkileri erkeğin lehine değiştirilmiştir. Kadın köle bir süre sonra sadece beyaz burjuva erkeğin kölesi değil aynı zamanda siyah kölenin de kölesi haline gelmiştir. Kadınlar üst sınıflar için bir mülk haline gelirken, altsınıflar içinde de onların daha altı bir sınıf haline getirilmiştir. Flora Tristanbu durumu “kadınların paryanın paryasıdır” diyerek ifade etmiştir. Daha sonra Engels’in kullandığı kavramlaştırmayla (Engels tarafından Flora’nın ifadesi referans verilmeden kullanılmıştır) kadın“proleterin de proletiridir.” Patriyarkal feodalizmden patriyarkal kapitalizme geçişte tüm bu sınıflı cinsiyetçi sistemi katmerleyerek büyütülmüştür. Bu dönüşümle beraber, günümüz patriyarkal kapitalizmi olanca vahşiliğiyle hepimize el sallamaktadır. Kullanılıp atılan ‘siyah/yerli’ köleler, yakılan, işkenceyle katledilen kadınlar, posası çıkana kadar sömürülen proleterler, emek gücünü dahi satma şansı bulmayan aç işsizler ordusu. Avrupa’nın çoğunluğu kadın erkek hatta çocukların hiçbir sağlık ve yaşam hakkı gözetilmeden çalıştırıldığı vampir erkek egemen sermayenin egemenliği altındadır. Öyle ki kimi yerlerde erkek işçiler karın tokluğuna çalışırken, kadın işçilerin aldı-ğı haftalık ücret değil karın tokluğu yalnızca iki mum parası etmektedir. Daha sonra teknolojik gelişimle beraber, değişmek durumunda kalan işçi profili (kısmı teknik bilgi eğiti-mi) ve sistemin hücresi olan bu sömürü biçimi altında ailenin dağılacak olma tehlikesi “aile ücreti” kavramı çerçevesinde artık modern kutsal ai-leyi yaratmıştır. Kadın hem bakım hem de nüfus yoluyla işçiyi yeniden üretecek, sistemin istenilen ideolojik değerlerini kapatıldığı ailede nesille-re taşıyacaktır. Bu oluşum sürecinde kadınlar, kadın işçiler eve kapatılmamak için bulundukları her alanda direnişlerini sürdürürken, maalesef onu varken yok kılan ücret patriyarkasına erkek işçiler ve onların erkek sendikaları da aldıkları kararlarla dâhil olmuşlardır. Erkek işçi ve sendikaları: Kadının yeri makinelerin arası değil,evidir”13 diyerek patriyarka eliyle sınıf mücadelesini bölmüş, kadın işçilerin kazanımlarını ve haklarını patriyarkaya kurban etmişlerdir. Sadece patriyarkal-kapitalizmin değil, erkek işçi sınıfının da katkısıyla kadın iş-çilerin eve hapsedilme süreci hızlanmıştır. Artık sistem açısından herkesin yeri nettir. Kadınlar ev içinde, yaşamdan dışlanmış, tüm üretim alanla-rı erkeklere yeniden tahsis edilmiştir.Biz de böylelikle yazımızın başına geri dönüyoruz.Bizim, tatlı, sıcak içi sevgi dolu yuvalarımız?! Bütün kültür, üretim, bilim alanlarından dışlanarak varken yok edildiğimiz yer. Emeğimizin görünmez, bedenimizin başkasının namusu, temsili olduğu yere. Sevgi bulmak için neredeyse dilendiğimiz, görünmediğimiz hep bizden istenen, beklenen ama bize tek bir kelam sorulmayan o yere. Teşhir elzemdir, ev bir yuva değildir. Fabrika bir işçi için nasıl özgürlük, üretim alanı değilse; ev de kadın için sıcak, sığınılacak bir liman değildir. Aksine bütün görünürlüğümüzü bizden alan bulunduğumuz olduğumuz yerlerde bizi ikincil kılan, sırtımıza eklenen bir kamburdur. Ama bu kambur bedenimizin bir parçası değil, suni bir eklentidir. Evden çıkışın rolü çok tartışılmıştır. Genel feminizmler okumasını bir yana koyarsak, ev ve kadın emeği sosyalist literatürde de kendine yer bulmuştur. Cevabı maalesef sonradan kadına çifte mesai olarak dönen, sosyalist üre- tim tarzında dahi sonuç vermeyen bir yöntemdir: kadının üretime katılması. Hâlbuki bugünden baktığımızda kadının piyasa üretimine katılması, ona kısmi özgürlükler sağlarken kimi noktalarda kutsal aile için temelden çözücü bir yöntem olmamaktadır. Tabii SSCB’de bu okumaların yanı sıra kadın, beden, cinselliği, evliliğin kendisi de tartışma konusudur. Ama temel hedef kadının üretimle daha aktif buluşmasındadır. Fakat bu formülasyonda da ev kadın için bir iş olarak hala orada durmaktadır. Kadını evden çıkarmanın yolu tek bir yolu vardır, bir abluka biçimde kadınlığı kodlayan evin sistemi üreten, besleyen damarlarını yok etmek ve onu sömürücü bir iş olmaktan çıkarmaktadır. Bu iş özelin parçalanmasını getirdiği gibi özel-kamusal alan yaratımını da yok etmekten geçer. Yoksa mutfak lavabosundan kurtuluşun yolu, montaj hattına mahkûmiyetten geçmemektedir.14 Amaç sömürü biçimi itibariyle ikisini de parçalamak-tır. Tabii parçalamanın, yok etmenin kendisi yazarken kolay. Yaşamı her açıdan kuşatılmış kadınları gerçekten bu cendereden çıkartmak ise maalesef esaslı iş, eylem. Bunun zorluğunu, esasını en başta yaşamlarımızdan biliyoruz. İşte tam da bu noktada şu ilk eylem devreye giriyor, yaşamlarımızı buluşturmak ve bunu yaparken kadınlar olarak birbirimize ulaşmanın tüm yollarını kullanmak. Her alanda kendi öz örgütlerimizi kurmak, her mahallede kadınları destekleyecek kadın evlerini inşa etmek, özellikle çocukların bakım emeğinin kadına yüklendiği düşünüldüğünde mahalle kreşlerini yaygınlaştırmak, kadın destek-dayanışma ağlarını kurmak, kadın akademileri kurmak, şiddet-ten yargıya, kadın sağ-lığından üretime kadar her alanda birim birim kendi öz birimlerimizi yaratmak. Ayrıca kadın işçiler, emekçiler, yoksullaştırılan, savaşın hedefi olan kadınlarla esas-lı çalışmalar yürütmek ve tüm bu çalışmaların siyasetin her kademinde ve en önemlisi devrimci partilerin içinde sürekli bir devrim programına dönüştürmek. Kısacası, yaşamın ürettiğimiz her bir parçasını bozmak yine bizlerin elindedir, ha keza “akmayan” devrime ulaşmak da ancak bu okuma ile mümkündür. Sınıfın ırklandırılmış ve cinsiyetlendirilmiş halinden hareketle, kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesini bir fanus misali “orada/eyleyen” kadınlar olarak okuyan hiçbir yapının kopuşu gerçekleştirmesi de mümkün değildir. Sadece sözle değil, pratikle de kadın tarihinin bu gerçekliği kavranmalı, kadınlar demokrasi ve devrim mücadelesinin hak ettiği merkezine artık gelmelidir.

1. “Ev Hanımı” tabiri konuşmaya taraf olan kadın arkadaşın kendi ifadesidir. Yazı boyunca “hanımlık” tabiri reddedilmektedir.

2. Mariarosa Dalla Costa “Kadınlar ve Toplumun Alt Üst Edilmesi”, çev. Pınar Öz, Otonom yay.

3. Sisyphos, Yunan Mitolojisinde, Yer altı Dünyasında sonsuza kadar büyük birkayayı bir tepenin en yüksek noktasınadek yuvarlamaya mahkûm edilmiş birkraldır.

4. Aksu Bora “Kadınların Sınıfı”, İletişimyay.

5. Silvia Federici, “Caliban ve Cadı/KadınBeden ve İlksel Birikim”, çev. ÖznurKarakaş, Otonom yay.

6. Gülnur Acar Savran”Beden, Emek, Tarih/Diyalektik Bir Feminizm İçin”

7. Silvia Federici, a.g.e.

8. Shmulatif Firestone, CinselliğinDiyalektiği”, çev. Yurdanur Salman,Kanat yay.

9. Rayna R. Reiter “Kadın Antropolojisi”,çev. Bürge Abiral, Dipnot yay.

10. Gülnur Acar Savran “Görünmeyen Emek”, Stephanie Coantz ve Peta Handerson çalışması, çev. Gülşad Aygen.

11. Rayna R.Reiter, a.g.e.

12. Silvia Federici, a.g.e.

13. Mariarosa Dalla Costa a.g.e.

14. Mairarosa Dalla Costa, a.g.e.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir