Direnişin Ve Aşkın Kadını: Kızıl Rosa

“Burada yatıyor gömülü
Rosa Luxemburg
Polonyalı bir yahudi
Öncü savaşçısı alman işçisinin
Buyruğuyla alman ezenlerin
Öldürüldü.
Ezilenler Gömün bölünmüşlüğünüzü!”
Bertolt Brecht

Yukarıda ki şiir Lenin’in “O Bir Kartaldı” dediği 15 Ocak 1919’da yoldaşı Liebknecht’le birlikte kurşuna dizerek katledilen Rosa Luxemburg’a Bertolt Bercht tarafından yazılmıştır. Bu ölüm, bir dönüm noktasıdır! Bu sefer hikâyeyi tersten ele alıyorum. Beklenilenin aksine bir sıralama ile değil tıpkı Rosa’nın mücadelesinde yaptığı gibi ezilenlerin Almanya’daki soluğu, sesi ve ateşini; köle isyanı Spartaküs hareketini, hafızalardan yeniden tarih sahnesine taşıdığı gibi.

Rosa devrimin kartalı ve kararlılığı. Çoğu makalede aşkın, tutkunun ve devrimin kadını olarak anlatılır yoldaş Rosa. Mücadelesindeki coşkusu ve tutkusu “özel” yaşamında, geçerliydi Rosa’nın. Bu proleter devrimci kadın aynı zamanda aşkın kadınıydı da. Bir devrimci, Marksist ve dünya sosyalist hareketinin liderlerinden biri olan Rosa Luxemburg, sosyal adalet ve sevdiği adam için aynı tutku ve kararlılıkla savaştı. Mektuplarının Leo Jogiches’e bu ustaca ve hassas çevirisi, “Sosyalizmin en büyük ve en trajik aşk hikayesi” olarak görülmeye başlandı. Leo Jogiches, Luxemburg’un politik alter egosuydu ve sevdiği ve hayran olduğu tek insandı. İlk olarak 1890’da Zürih Üni-versitesinde öğrenciyken tanıştılar ve birlikte Polonya’nın çağdaş iktidar partisinin öncüsü olan ilk önemli Polonya Marksist işçi partisini kurdular.

Yoldaş ve Sevgili, siyasi kariyeri kişisel yaşamlarında öncelikli olan Golda Meir veya Indira Gandhi’nin aksine, Rosa Luxemburg birbiri ardına birini seçmezdi – aşk ve devrim yaşamın da birbirinden ayrılamazdı. Bu mektuplar karamsar, tutkulu, gururlu ve bağımsız, Jogiches’le sessiz ve huzurlu bir ev huzuru yaşamak isteyen politik kariyerini uzlaştırmak için mücadele eden büyüleyici bir kadını ortaya koyuyor.

Özellikle kadın özgürlük mücadelesinde öncüleşen yoldaş Rosa söylediği “Sizin düzeniniz kumdan zemin üzerine kurulu. Devrim daha yarın “gümbürtüyle ayağa kalkacak yeniden” ve yüreklerinize korku salan borazanlarla ilan edecek: Vardım, varım, var olacağım!” sözü ile kadınların varoluş şiarlarını, mücadelenin her alanında yükselterek haykırışa dönüştürdü.

Erkeklerin hâkimiyetinin tartışmasız kabul gördüğü yaşamın tüm alanları gibi, politikanın ve hatta devrimci mücadelenin de erkeklere özgü bir alan misali erkek görünürlüğüyle sınırlarının çizildiği, kadınların varlığının gölgelendiği, taleplerinin küçümsendiği o zorlu yola ayak basan ve mevcut olanı, kabul gören tüm yargıları kendi kararlılık ve inancıyla yıkmayı başaran ve yarım yüzyıl sonra mücadelesinin devamcılarına yol açan devrimci kadın; Rosa. Ne babasının ne de kâğıt üzerinde kocasının soyadı ile anılmış, ne de bir erkeğin ön ya arka adıyla, kendi ismiyle tarihe kök salmış bir devrimci kadındır. Polonya asıllı bir Yahudi ve ayağı aksak engelli kadın bu kadın; tarihte kadın kurtuluş mücadelesinin ilmek ilmek örülmesine, kadın görünürlüğünü artmasına, dünyanın dört bir yanında ardı ardına patlayıveren kitlesel kadın ayaklanmalarının yaşanmasına öncü olmuş bir komünisttir.

Sürgün ve cezaevi koşullarıyla da defalarca sınanmış olan Rosa. Her türlü baskıya ve zorluğa karşı işçi sınıfı ve örgütlü mücadeleden bir an olsun geri düşmemiştir. Rosa, kendi potansiyelini ve yeteneklerini sürekli zorlayarak ve her defasında daha da özgürleşerek, hapsedildiği taş duvarları zorladı. Patriyarkanın kurumlarını tek tek araladı. Rosa’nın ittire ittire araladığı o kapıdan, şimdilerde dünyanın dört bir yanında milyonlarca kadın özgürlüğe koşuyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir