Bu Kimin Savaşı? Kadınların Barış Mücadelesi

“Bizi öldüren bir savaşa hayır. Bizi ezen bir barışa da hayır” 40 yılı aşkındır süren savaşa karşı Kolombiyalı kadınlar böyle sesleniyordu. Bu seslenişin kendisi aslında savaş karşıtı denklemle, barış talebinin esaslı sınırlarını çiziyor. Ne temelde savaş karşıtlığı ve ne içerikle bir barış dünyanın pek çok noktasında kendine cevap aradı. Aradığı cevap, bu sorunsalın kendisi bizi şiddetin biçimi, devlet şiddetinin varlığı, militarizmin inşası ve militarize edilmiş erkekliğe götürmekte. Ve tabii tüm bu tartışmaların içinde de pek çok ihtilaflı konu var. Bunlardan bazıları şu başlıklar altında sıralanabilinir; kadın ve erkek toplumsal rolleri bağlamında özcü yaklaşımın kendisi, kadınların savaş, şiddete karşı mücadelelerinin sınırı, devrimci ve/veya feminist zor tartışmaları. Devlet şiddeti ile birlikte ataerkil şiddetinin diyalektik işbirliğinin yanı sıra, devlet şiddetine karşı geliştirilen kadın mücadelesinin kendisi ve devrimci şiddet içerisinde bulunan kadınların mücadelesi de bu kapsam içinde ele alınması gerekilen en temel başlıkları içeriyor. Sınıflı ve cinsiyetçi toplum, ana yerli hukukla arasındaki çatışmalarıda birbir aşarak kendini sistem olarak var etmiştir. Bütün bu süreçle birlikte, savaş artık olağanüstü bir hal değil, sistemin kendini krizlerden aşmak ve yeniden üretmek için en olağan hali olmuştur. Şefler, krallar, tiranlar, dini iktidarlar, günümüzdeki “modern demokratik(!)” devlet yetkilileri bulundukları çağ, sistem ne olursa olsun egemen sınıf düzenini devamını sağlamak sebebiyle çıkışı iç-dış fark etmeksizin savaşta bulmuşlardır.

Bu konuyu fazlaca derinleştirmeden, günümüze dönecek olursak, coğrafi işgaller adını verdiği emperyal işgallerle aynı zamanda cadı avlarıyla ve modern köle sistemi proleter emeğiyle temelde ırklandırılmış ve cinsiyetlendirilmiş sınıf kurgusuyla kendini kuran yenidünya düzeni, ar- tık “şiddet tekelinin tek bir elde toplandığı” bir düzendir. Feodal beylerin, tımarların, aşiretlerin, lordların kendine ait, özerk yer yer otonom alanlarının aksine bu sistem baştan ayağa tek millete, tek dile, tek cinsiyete ve tek sınıfın hâkimiyetine ve haliyle tek orduya dayalı bir sistemdir. Gerek burjuva demokratik devrimleri esnasında gerekse de işçi sınıfı mücadeleleriyle dağınık, sürekliliği ve bir sistemi, merkezi olmayan orduların yarattığı zafiyet(!) zorunlu ordunun kuruluş gerekçesi olmuştur. Bütün bu kuruluşun kendisi bir sistem olarak militarist sistem olarak kendini kurumsallaştırmıştır.

Zor artık sadece sopadan ibaret değildir, bu zor kültürün, asker-ulusların oluşması için yaşamın her alanında işleyecek rıza aygıtları ve bunların mikro/hücre mekânlarına ihtiyaç vardır. Bu üretimin en temel aktarıcısı da kendini “kadınla” tamamlamıştır. Erkekler ve erkeklik savaşırken, kadınlar savaşan erkekleri ve erkekliği yaratmakla görevli kılınmışlardır. Kadınlar biyolojik temelde bir yandan ulusu/vatanı yaratan, giydiren, içiren, besleyen anneler, eşler, kızlar olurken bir yandan değer aktarıcı olarak kurgulanmışlardır. Vatansever anneler vatansever çocuklar yetiştirirken; erkek çocuklarının asker, kız çocuklarının ise kendi yerlerine gelecek yeni nesil anne ve eş olmalarını sağlayacaklardır. Tüm bu döngü aynı zamanda “özel-kamusal alan” diyalektiğinde kadınların aileye içkinliği pekiştirirken, onları korumaya muhtaç, naif, duygusal, şiddetten uzak gibi özelliklerle kodlamaktadır. Onların “namusu”, sözü, bilinci kısacası her şeyleri “beyinden-rahime” iradesi artık erkeklere emanettir. Kadınlık bir yandan analık-eşlik gibi değerler bir anlamda “kutsanırken”, heteropatri arkanın varlık koşulları sebebiyle de olanca biçimiyle değersizleştirilmektedir. Kadın ve kadınlığa dair her şey erkeğin karşıtıdır. Erkek avı, savaşan, güçlü, rasyonel, kuran, yöneten, öldürme kudreti olan olarak kodlanırken, “yaşamı var etmek” de haliyle zayıflık olarak görülmüştür.

Askerler olanca gür sesleriyle, cinsiyetçi marşlar eşliğinde, “erkek-adam” olma yoluna ancak ve ancak kadınlığı aşarak ulaşmaktadırlar. “Kadın gibi kıvırmak” güncel tarihimizden de çokça hatırlayacağımız biçimiyle “kızlar geldik, yoktunuz” “fistanlılar” yazılamaları kadınlığın bir yandan kutsanırken esasta kadın düşmanlığının bu sinsi örtü altında devam ettiğini göstermektedir. Kısacası savaşın ve devlet şiddeti kendini baştan ayağa heteroseksist erkeklikle kurmuştur.

Peki, bu ahval altında biz kadınlar şiddete/savaşa karşı nasıl bir tavır almalıyız? Ya da her şiddet biçimi tamamen reddiyeyi mi içerir? Feminist zor, özsavunma kabul edilmelidir? Kadın kurtuluş hareketi hangi savaşlara karşıdır? Devrimci, sosyalist örgütlenmede ki kadınların karşı olduğu savaşlar var mıdır? Bütün bu sorular girişte de bahsettiğimiz gibi bugün dünya kadın barış hareketinin ve devrimci zor örgütlerindeki kadınların da ilişkilendiği sorulardır. Bu sorulara kısaca cevap vermek aslında bizlerin tutumunu da netleştirecektir.

Emperyalist savaşlar bizim için nerede durmakta? İsviçre’nin Bern şehrinde savaşa karşı Uluslararası Sosyalist Kadın Kongresi’ni örgütleme çalışmalarına katılan Clara Zetkin, tutuklanmasına sebep olan 1915 yılında Bern Manifestosu’nda şunlar yazıyordu: “Emekçi halkın kadınları! Kocalarınız nerede? Oğullarınız nerede?.. Siperlerde barınıyor, emekle üretilen şeyleri yok etmeye kumanda ediliyorlar… Kedere, sefalete korumasızca teslim edilmiş durumdasınız. Çocuklarınız açlık çekmekte, donmaktalar; sizi evsiz barksız bırakmakla tehdit ediyorlar, ocağınız soğuk, ocağınız bomboş… Sizleri bu derece korkunç acılara maruz bırakan bu savaşın amacı nedir? Diyorlar ki; vatanın iyiliği, vatanın savunması için. Nedir vatanın iyiliği? Vatanın iyiliği, milyonların iyiliği demek değil mi?.. Savaş kimin işine yarıyor? Her milletin sadece küçük bir azınlığının işine yarıyor… Bu savaşın amacı, vatanın savunması değildir: amaç, vatanın genişletilmesidir… Tek bir istekte, tek bir eylemde birleşin!.. Bu halkın iradesidir sadece katliamları durdurabilecek olan…Kahrolsun savaş!*

Muhakkak ki bu manifesto kadın kurtuluş mücadelesi bağlamında eksiklikler barındırıyor ve kadın kurgusunu tam olarak özneleştirerek tariflemiyor ama emperyal savaşlara dair tutumuz noktasında göz ardı edilemeyecek noktalar sunuyor. Kadınlar bir yandan Bern Manifestosu’nda yer alan gerekçelerle savaşlara karşı çıkarken, bir yandan da savaşın cinsiyetlendirilmiş halinin kendi bedenlerine ve kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesine dönen bir silah olması sebebiyle karşı çıkıyor. Savaşla katmerlenen şiddet döngüsü, yaşamın her alanında ölümlerden, cinsel şiddete, kadınların kazanımlarının gasp edilmesine kadar pek çok noktada kadınlara yeniden dönüyor. Kadınlar, kadın örgütlenmeleri dünyanın pek çok noktasında sivil, demokratik siyaset bağlamında savaşa karşı çıkarken çeşitli örgütlenmelerle “Barış” mücadelesinin içeriğini de feministleştiriyorlar. İsrail’in bir devlet olarak kurdurulması ve bunun Filistin’in elli yılı aşkındır gittikçe artan işgaliyle sürdürülmesiyle birlikte İsrailli kadınlar Filistinli kadınlarla dayanışmak için Women in Black (Siyahlı Kadınlar) örgütlenmeleri kurarak, hem Filistin’in işgaline hem de militarist patriarkaya ve militarize edilmiş erkekliğe ve milliyetçiliğe karşı birlikte mücadele ediyorlar.

Filistin’de Filistinli kadınlar intifada süreçlerinden, gerilla hareketlerine, barış girişimlerine kadar aktifleşerek, Filistin’in özgürleşme mücadelesinde öncülleşmişlerdir. Örneğin ilk süreçlerde gerilla hareketlerine katılan kadınların kimi örgütlerce şehitliği tartışılırken, bugün intifadalarda ve barış hareketinde kadınlar kendini kabul ettirmiş, Leyla Xalid bir kadın olarak Filistin’in sembol isimlerinden biri olmuştur. Bununla birlikte Yugoslavya’nın dağılma sürecinde ivmelenen etno-milliyetçiliğe karşı sadece kırıma uğrayan Bosnalı, Arnavut kadınlar değil Sırbıstanlı kadınlar da “hain” olarak adlandırılmayı göze alarak etno-milliyetçiliğe karşı mücadele etmişlerdir. Buradaki Siyahlı Kadınlar

da biraz da “Yugoslavya” içinde çatışmalı alanların geçişlerin engellenmesi sebebiyle uluslararası bir platforma da dönüşmüştür. Hindistan’da özellikle Hindutva iktidarı tarafından Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen katliam sürecinde kadınlar hem savaşa hem de savaşla beraber iktidar politikası olarak uygulanan cinsel şiddete karşı çeşitli örgütlenmeler kurmuşlardır. Bunlardan bazıları Adalet için Uluslararası İnisiyatif, Kadınların Ezilmesine Karşı Forum, Aawaaze_e_Niswaan gibi çoğunluğu Müslüman feministlerden oluşan örgütlerdir. Sri Lanka, Kolombiya, Türkiye, Kürdistan vb gibi savaşın yoğun sürdüğü ülke ve coğrafyalarda da kadın barış hareketi kendini inşa etmiş, yaşamın pek çok alanında savaş, cinsel şiddet, katliamlar, göç, kayıplara karşı geniş toplumsal örgütlenmeler kurmuştur. Özellikle Kolombiya’da kadınlar müzakere süreçlerinde aktif yer almak için çabalamış, müzakere metni için kadın mücadelesinin toplumsallaşarak yer alması için mücadele etmişlerdir.

Kadınlar “Viva la Paz” şiarının yankılandığı günlerde, şu an suikastlerle tamamen yok edilmeye çalışılan barış, imkansız bir ihtimal olmasın diye mücadele etmişlerdir. Dikkat çekici diğer bir kadın hareketi de Liberya’da No Parimas (Doğurmayacağız) hareketiyle örgütlenen kadınların “Savaş için oğullar ve kızlar doğurmayacağız” şiarında vücut bulmuştur. Daha çok asker, daha çok ucuz-iş gücü diye bedenlerine hükmetmeye çalışan iktidarlara karşı bedenlerini özsavunma olarak kullanmışlardır.

Türkiye bağlamında, Kürdistan coğrafyasında devam ettirilen savaşa karşı kadınlar 2000 yılında Diyarbakır ve Batman’a Kadın Barış Yürüyüşü gerçekleştirerek, Kürdistanlı kadınlarla dayanışma süreçlerini ve savaşa karşı kadın barış hareketi kurma girişimlerini hızlandırarak 2009’dan günümüze Barış İçin Kadın Girişimi (BİKG)’ni kurmuş, 2 yıllık çatışmasızlık sürecinde “Savaş, Barış ve Kadın” denkleminde mücadelelerini “masaya” da ama daha önemlisi pek çok eylemlilikle toplumsal alana, sokağa taşımışlardır. Kürdistanlı kadınlar ise, mücadelenin yer düzleminde kendi öz örgütleriyle gerek iktidarlara gerekse de içerideki erkek egemenliğine karşı bugün dünyanın pek çok noktasında yeni bir enternasyonale dönüşen “kadın devrimini” inşa etmişlerdir. Aynı zamanda müzakere döneminde, savaş ve kadın barış hareketi gündemiyle özerk bir başlıkta kazanım elde edilerek, bu kazanımın örgütlenmesi Kadın Özgürlük Meclisi(KÖM) aracılığıyla da etno-milliyetçiliğe, militarizme karşı kadınlarla buluşturulması için çaba gösterilmiştir.

Kadınlar dünyanın her bir yanında bu militer, milliyetçi, heteropatriarkal düzene karşı toplumsal, dinler, grup arasında onları bölmeye çalışan savaşlara karşı “onurlu bir barış” şiarıyla mücadele ederken aynı zamanda pek çok kadın, karma devrim ci yapılar içinde devrimci şiddeti bir özsavunma biçiminde benimseyerek feminist/kadın zor güçlerini kurmuştur. Tabii bütün bu süreçlerde kadınların devrimci gruplar içinde yer alması ve kadın olarak kendilerini kabul ettirmeleri de kolay olmamıştır.

Örneğin Güney Amerika ülkelerinde, Nikaragua’a Sandinistler’de, El Salvador’da gerilla hareketlerinin yanı sıra, FLMN ( Farabundo Marti Kurtuluş Cephesi)’nde, Meksika- Maya bölgesinde EZLN’nin içinde, Filistin’de, Kürdistan coğrafyasında, Hindistan’da kadınlar dünyanın pek çok noktasında yaşamı yok eden şiddete karşı mücadele ederken, kendi devrimci örgütleri içinde de erkek egemenliğine karşı mücadele etmişlerdir. Kadınların özgün örgütlenme kurmaları gereksiz görülmüş, kadın ilkeleri ikincilleştirilmiş, kadın komutanlar erkek militanlar tarafından dikkate alınmamış, erkek yoldaşlığı etrafından şekillenen “yoldaşlık” yeterli görülüp “kadın olmayı seçmek” ve bunun devrimin neden olmazsa olmazı olduğu anlaşılmamış ve uygulanması önünde ciddi engeller örülmüştür. Fakat kadınlar gerek zor alanlarında gerekse de barış hareketi kapsamında “kadın olmakta” ısrar ederek, aksamayan bir devrimle onurlu ve kalıcı bir barışa ulaşmakta ısrarcılardır. Bu bağlamda dünyanın pek çok noktasında karşılaştıkları erkek egemen yaklaşımları, pratikleri kendilerini kurarak aşmış, bugün hem Ortadoğu’da, Kürdistan coğrafyasında “kadın devrimi” tartışmaları ve pratiğinde, hem de dünyanın pek çok noktasında sadece cinsiyetsiz “yoldaşlar”, devrimden sonra ilk unutulanlar olarak değil, “erkekliğin savaşı, savaşın da erkekliği şekillendirdiği” tespitini devrimci barış mücadelesinin odağına yerleştirmişlerdir.

* Kaynak: ÇatlakZemin – https://catlakzemin.com/kadinlar-baris-istiyor/

** Güneş Daşlı&Nisan Alıcı&Ulrike Flader’in “Kadınların Barış Mücadelesinde Dünya Deneyimleri” kitabından da yararlanılmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir