“Adalet en çok asillere yakışır”

Bakırköy Kadın Kapalı Hapishanesinde hücre odalarından birinin hemen karşısındaki bir duvarda yazıyordu bu yazı. Koca koca harflerle görmemek mümkün değildi kendisini. Aslında uzun zamandır bu duvar yazısı üzerine yazmak istiyordum. Adalet kavramının kendisi, asilliğin tam olarak neyden beslendiği ve bu iki kavramın “yakışmak” tabirinde neden bir arada bulunamayacağını…

“Adalet” aslında hepimizin peşinde koştuğu eşitlik ve özgürlük kavramlarının olmazsa olmaz üçlüsü. Uzun geleceğin belirsiz yarınına değil, şimdinin ve şimdiye ait o yarının kendisinde mutlaka görülmesi gereken temel kavramlardan biri. Fakat kendisi bugün patriarkal kapitalizm tarafından işgal edilen pek çok kavram gibi, kendi gerçekliğinden olanca biçimiyle uzakta. Görüngüler dünyasının en erkekleşmiş ve eşitsizleştirilmiş kavramı. Asilliğin dünyasında, sonsuz köleler yaratmak için kullanılan ve en dar anlamına kanunlara, devlet hukukuna sıkıştırılmış bir kavram. Yazının kapsamı itibariyle ibreyi kadınlar, feministler açısından adalet mücadelesine çevirmek istiyorum, daha doğru bir tabirle adaleti bu yabancılaşmadan kurtarma mücadelesi de diyebiliriz. Çünkü bugün köleliği, sınıfı, iktidarı tartışıyorsak bunların hepsini erkek egemen olarak tartışıyoruz. Devlete ve ezene içkin olan her şeyin cinsiyeti olduğu gibi bugün işgal edilen “adalet” kavramının da mutlak bir cinsiyeti, kimliği ve yönelimi var. Haliyle onu zincirlerinden arındırmanın bir yolu da cinsiyetinden arındırmaktan geçiyor.

Kimilerimizce “Altın Çağ” olarak da ifade edilen, anayerli ‘hukukun’ esas alındığı, insanlar arasındaki ilişkilerin mülk, cins, cinsel yönelim, ırk, din, mezhep vb esaslarca belirlemediği, karşılıklılık esasının hakim olduğu bu dönemden sonra, bir önceki dergimizde de detaylı bir şekilde işlediğimiz biçimiyle sınıflı-cinsiyetçi toplumun haliyle akrabalığa dayalı topluluklardan devletlerin kurulduğu son 5 – 7 binlik süreçte adaletin artık bir sahibi var. İlk devletleşme-ler-le birlikte, pek çok yer kadına kapalıdır. Bu dönemde yeni toplumun hukuku artık onun yeni ahlakıyla yani dinlerle şekillenmiştir. Adalet, devlet hukukuyla içiçe okunurken, devlet hukukunun temel ölçütü “din-ler” olmuştur. Bu sebeple tarihsel örneklerle kadın ve adalet ilişkisini incelerken mecburen dinler, kurumları ve uygulamaları temel ölçütlerimiz olacaktır. İlk devletlerde, tahıl ambarlarından dönüşen tapınaklardan kadınlar kovulmuş kendilerine ancak “tapınak fahişeleri” olarak yer bulmuşlardır. Belli alanlarda, yönetimlerde üst sınıftan, “asil” kadınlar kendilerine kısmi olarak yer bulmuş olsalar da bu bir sistemi değil, üst sınıfın içinde sınırlı sayıda kadınları belirtmektedir.  Bu sınırlı örnekler dışında yeni sistem olanca gücüyle anayerli hukukla çatışmaktadır. Örneğin çok tartışılan Babil kralı Hammurabi’nin verdiği kararlar… Bu kararlar Babil’in koruyucu tanrısı Marduk adına yapılan Esagila Tapınağı’na dikilen bir taş üzerindedir. Kanunları yazdıranın güneş tanrısı Şamaş’ın olduğunu söylemiştir. Dolayısıyla kanunlar da artık Tanrı sözüdür. Hammurabi Kanunları’ının kimi maddeleri her ne kadar kadınlar açısından olumlu görülse de kanunun temel yazımı erkek egemendir. Çünkü kadınlar “özgür” hukuktan artık erkeğin nesnesi olduğu, kendisi adına kararların erkek krallar tarafından alındığı bir döneme geçilmiştir. Kadın bir özne olarak değil, eş, anne olarak tariflenmiş, haklarını ancak bu ölçütleri sağladığında kullanabilecektir. Kararların bazılarına bakacak olursak; 

* Adam kendisine bir çocuk veren karısından ya da kendisine bir çocuk veren kadından ayrılmak isterse, o zaman karısına çeyizini geri verir ve çocuklarına baksın diye tarlanın, bahçenin ve malların bir kısmının kullanım hakkını verir. Çocuklarını büyüttüğü zaman çocuklara verilenlerden bir parça, oğlanınkine eşit olan bir parça da ona verilir. Ondan sonra kalbinin erkeği ile evlenebilir.

*Bir adam bir kadın alır da bu kadın ona bir kadın hizmetçi verirse ve çocuklarına bakarsa; ancak, buna rağmen adam başka bir kadın almak isterse ona izin verilmez; bu adam ikinci bir kadın alamaz.

Çok tanrılı dinlerin panteondaki çatışmadan (aynı zamanda tanrıçalarla da yürütülen bir çatışmadır bu) erkek iktidar sonunda tek bir tanrı biçiminde ortaya çıkmıştır. Tek Tanrılı Dinlere geçişle birlikte kadının rolü, erkek hukuk artık bir sistem biçiminde işlemektedir. Artık kadın Tanrıça değildir ve elçi de olamayacaktır.  

Örneğin, kadın İncille birlikte “Yaratılış” tarifinde şöyle geçmektedir:

Rab Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğun üfledi. Böylece Adem yaşayan bir varlık oldu. Sonra “Adem’in yalnız olması iyi değil” dedi. ‘Ona uygun bir yardımcı yaratacağım’ (yardımcı sözcüğünü daha sonra açıklayacağım) dedi.” “Rab Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken Rab Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapadı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem, ‘işte bu benim kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir’ dedi. Ona, ‘Kadın’ denilecek, Çünkü o adamdan alındı.Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak. İkisi tek beden olacak.” (Yaratılış 2:18, 21-24)

Böylelikle kadın, erkeğin yalnız kalmaması için ona ek, ondan yaratılan bir insan-sıdır. Üstelik Havva’nın Adem’den yaratılması, özgür Lilith’e karşı aitlik biçiminde yaratılması dahi onu kurtarmaz. O “Yüce Adalet” karşısında Adem’i cennetten kovduran bir suçlu olmuştur hep.  Bütün bu tablo kendini Engizisyonla birlikte daha da katmerlendirmiş, şeytan tarafından ele geçirilen kadın miti kendini tüm Kıt’a Avrupası’nda yoksulların hakiki kilisesini arayan Heretik Hareket’e ve daha sonra “Cadı Avıyla” göstermiştir. Tüm Avrupa’da beş yüz bini aşkın kadına dava açılmış, yakılmış, tecavüz edilmiştir. Kadınlar, geyler, lezbiyenlere karşı “adaletin” simgesi engizisyon katıksız bir düşmandır.  Bununla birlikte İslamiyet üzerinden özellikle son dönemde Müslüman Feministler tarafından belirli itirazlar ve tartışmalar geliştirilmişse de hakim İslam bağlamında kadının yeri, konumu çok da farklı değildir. Evet erkek ve kadın topraktan, çamurdan yaratılmıştır. Ortada bir kaburga tarifi yoktur. Üstelik İslam dini, Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri gömen anlayışa karşı da gelmiştir. İddiası budur fakat Kur’an’da geçen pek çok örnek de özellikle fıtrat kavramıyla birlikte kadının erkeğin eşiti değil bir parçası olduğu iddiasını sürdürmüştür. Miras, tanıklık, boşanma, evlilik hukuklarında kadının öznesizliği şeriat hükümleri olarak varlığını sürdürmektedir. İslamla birlikte günümüze değin süren özellikle bugün İstanbul Sözleşmesi gibi pek çok tartışmaya gerekçe oluşturan hükümler halihazırda günceldir.

Adalet hala kendini en çok erkeklere, asillere yakıştırmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir